Douglas Spencer’a Neoliberalizmin Mimarlığı üzerine Mektup

Merhaba Bay Spencer

Bu mektubu size 2016 sonlarında yayınlanan, nispeten taze olarak niteleyebileceğim, benim geçtiğimiz iki ay içinde özümsemek adına parça parça yaklaşık üç kez okuduğum  Neoliberalizmin Mimarlığı adlı kitabınızla ilgili olarak naçizane bir eleştiri, değerlendirme olarak kaleme alıyorum. Kitabınızla tanışmam, okulumuzdaki kitap satılan standta kitabınızın Türkçe çevirisinin kapağının renkleri ve grafik tasarımıyla dikkatimi çekmesiyle oldu; sonrasında içeriğinin de ilgimi çekmesiyle kitabı almış bulundum. Kabul edersiniz ki; kitap düşünselliği dışında fizikselliğiyle de var olan bir olgu,( pdf’ler soyut biz düzlemde varlık kazanıyorlar ancak oldum olası pdf okumayı sevemedim) bu eksende; onun dokunma ve görme duyularını uyaran fiziksel karakteri önemli bir konuma oturuyor. Merak edip kitabınızın orijinal baskısının kapağını incelediğimde ise ne yazık ki “bana göre” kimliksiz, nötr bir yüz karşıladı beni. Bu çerçevede; söz konusu tasarım yaklaşımını, neoliberalizmin farklılığın üretimini meşrulaştırmaya çalışan düşüncesine karşı; kitaptan anlamlandırabildiğimiz konumunuza paralel bir görsel  eleştiri olarak ele aldığınızı düşünüyorum.

Pozisyonumu anlamlandırmanız adına kendimden söz etmem gerekirse  şu an yüksek lisans eğitimim ilk dönemindeyim ve sizin de daha önceden deneyimlediğinizi, hakkında bilgi sahibi olduğunuzu düşündüğüm(aksi taktirde deneyimlemediğiniz bir şehirdeki mimarlık ürününe, mimarlık literatüründe spesifik bir noktaya temas eden kitabınızda yer verip hakkında söylem beyan etmezdiniz); neoliberal politikaların hayatın her alanında benliğimize nüfuz ettiği  İstanbul’da yaşıyorum. Bu bağlamda; kitapta ele aldıklarınız genç bir mimar ve kentli olarak; içinde bulunduğum, bir bağlantı tariflediğim ama tam olarak da anlamlandırmadığım sistemi kavramama yardımcı oldu. Dolayısıyla  mimarlık literatürüne önemli bir katkıda bulunduğunuzu düşünüyorum ve mimarlık algıma farklı bir çerçeve açtığınız için size teşekkür ediyorum.

Kitabınız ile ilgili ilk eleştirim kitabın adıyla ilgili olacak. Neoliberalizmin Mimarlığı’nın içeriğini düşündüğümüzde, sizin de önsözde belirttiğiniz gibi kitabı kabaca ikiye ayırmak mümkün. İlk yarısında neoliberalizmin ortaya çıkışını, temel yaklaşımlarını, kurduğu ilişkileri, yarattığı kavramları Foucault, Hayek, Polanyi, Dardot gibi düşünürlerin çalışmalarıyla açıklayıp, okuyucu da bir altyapı yaratmayı amaçlamışsınız. Açıkçası bu konuda başarılı da olduğunuzu belirtmek isterim. Ancak kitabınızı okumaya başlamadan önce farklı kaynaklardan da neoliberal politikalarla ilgili okumalar yapmıştım; üzülerek söylemek istiyorum ki anlattıklarınız okumalarımla büyük paralellik gösteriyordu. Açıkçası bu durum tabi ki bir olumsuzluk tariflemiyor; neoliberalizmi, Foucault’un başkalarını tahakküm altına almaya yönelik olguyu tarifleyen yönetimsellik anlayışını, piyasanın öznenin üstünde konumlanıp kendi sistemini kurmasını ya da Hayek’in piyasayı spontane bir düzen olarak ele almasını düşünmeden anlamak söz konusu değil.  Fakat bu noktada kitabınızın adı “Neoliberalizm ve Mimarlık” mı olmalıydı diye düşünmüyor değilim. Kitap bir eksende neoliberalizmi anlatı boyunca bağımsız olarak ele alırken; onun mimarlık ile kurduğu ilişki ancak kitabın yarısından sonra karşımıza çıkıyor. Burada şu soru aklıma geliyor: “Okuyucusu kim bu kitabın?” Eğer ki mimarlar ise, başlı başına piyasada neoliberalizm ile ilgili bir kitap(bence bunu yapmayı da düşünebilirsiniz)  olabilecek uzun bir girizgahın; kitabın geri kalanından rol çaldığını düşünüyorum. Kendi adıma konuşacak olursam eğer; sanırım bir mimar olarak olguları somut örnekler üzerinden tartışmayı ve bu eksende bir anlam dünyasına oturtmayı tercih ediyorum.  Kitabınız; strüktüründe örneklere verdiği yoğunluk açısından(örneklerin niteliği ise yazının ilerleyen satılarında bahsedeceğin diğer bir eleştiri konusu) bende eksik kalmış izlenimi oluşturuyor.

Kitap ile ilgi merak ettiğim, konuşmak istediğim konulardan biri ise yazar olarak pozisyonunuz ve takındığınız tavır. Kitabı en nihayetinde neoliberal ideolojilerin mimarlık ve özne üzerinde kurduğu baskıya,neoliberalizmin hakikat oyunlarına ve mimarlığın bu oyuna nasıl dahil olduğuna dair bir eleştiri niteliğinde kaleme almışsınız. Ancak genellikle bu eleştirel pozisyonunuzu geride pasif bir konumda tutarak; neoliberal yaklaşımları açıklayan referanslarla ve örneklerle anlatıyı kurup; her bölümün sonunda çok da detaylı olmayan kendi fikirlerinizi belirtiyorsunuz; hatta bazı bölümlerde onu da belirtme gereği duymuyorsunuz.(Özellikle “Öğrenci-Girişimci:Eğitim Öznesini Biçimlendirmek”  isimli bölüm sonunda bir akademisyen olduğunuzdan bu konuda bir şeyler dile getirmenizi,  kendi yaklaşımınızı belirtmenizi isterdim. ) Bu durum; bir okur olarak benim için bir ölçüde olumsuz olarak niteleyebileceğim bir durumu tariflese de aslında potansiyeli de bünyesinde barındırıyor. Okuma sürecinde; öncelikle elimden tutup yol göstermenizi beklerken; sonrasında bu süreçte  beni yalnızlığa ittiğinizi fark edip zihnimde  neoliberal ideolojiler ve bunun mimarlığa yansımaları hakkında kendi yorumlarımı geliştirdim. Bu bağlamda; açıkçası bölüm sonlarında yaptığınız kısa değerlendirmeler sadece kendi yorumlarımı desteklememe yardımcı oldu. Zaten benzer bir metni; okuma süreci çerçevesinde soyut bir düzlemde yazmış oluyordum. Dolayısıyla, yazmış olduğum mektup kitabınız ile ilgili üst ölçekte bir eleştiri niteliği taşımakla beraber; aynı zamanda sizin bana açtığınız yol ekseninde, mimarlığın ve onun teorisinin bugünü ve yarını hakkında düşünme altlığı sunuyor.

Mimarlığı, öznesinden bağımsız bir olgu olarak ele almak olası değil; mimarlık öznesiyle tanımladığı çok katmanlı ve devingen ilişkisiyle varlık kazanıyor; bu nedenle kitabınız neoliberal dünyanın öznesini farklı perspektiflerden söküme uğratmasıyla günümüzün “bazı mimarlıklarını” anlamlandırma yönünde önayak oluyor. Özellikle kitapta ele adığınız; Gary Becker’ın, bireyi çeşitli soyut meziyetleriyle sistemin sürekliliğine katkıda bulunan bir molekül olarak gören “insan sermayesi” yaklaşımı ve Hayek’in bireyin algısının dünyayı kavramaya yetmeyecek kadar kısıtlı olduğundan kendi özgürlüğünün garantörü olarak (nasıl bir özgürlükse) piyasa teslim etmesi gerekliliği olgusu; Hadid’in BMW Leipzig merkez yapısının mimari kurgusuyla ortak düzlemde kesişiyor. Bu eksende; mimarlığın ve mimarın özneyle kurduğu çeşitli argümanlar arkasında maskelenmiş ancak esasen neoliberal bir karakter tarifleyen ilişki, etikliği çerçevesinde  zihnimde tartışmalı bir pozisyona oturuyor. Ayrıca neoliberal öznenin gözetim altında tutulma durumunu, sistemin onun üstünde kurduğu tahakkümü ve öznenin yaşamının harici faktörler tarafından bir ölçüde tasarlanmasını kuramsal çerçevenin dışına çıkıp Alphaville ve THX 1138 üzerinden somutlamanız neoliberalizmin çeşitli kavramların algılanmasına pozitif yönde katkıda bulunuyor. Ancak bu noktada şunu belirtmek isterim ki; bu iki filmin de konu olarak selefi niteleliğinde olan Orwell’in kültleşmiş  1984’ünü anlatınız içinde gözlerim aramadı değil.

Neoliberalizmin mimarlığı; üzerine düşünmediğim, neoliberal bir özne konumuna gelip kanıksadığımız mimarlığın devşirme terminolojisini sorgulama yolunda önemli bir ışık oldu. Mimarlık her ne kadar; birçok disiplinle ortak düzlemde kesişip bir olgu tariflese de; aslında kendi dinamikleriyle var oluyor. Ancak; kitapta belirttiğiniz Hayek’in biyoloji gibi karmaşık sistemlerin insan algısını aşan ve tahmin edilemez boyutunun; mimarlık terminolojisine star mimarlar tarafından transfer edilmesini;  hakkında kimsenin olumsuz bir yaklaşım geliştirmeye cesaret edemediği doğa üzerinden meşrulaştırma çabası olarak algılıyorum. Keza doğa yasalarını olumlayıp onları irdeleyen ama esasen direkt olarak mimarlık adına bir söylemi olmayan Thompson’un “Büyüme ve Form” kitabının içeriğinin Patrick Schumacher gibi mimarlık ortamında önemli karakterler tarafından sürekli dillendirilmesi bu meşrulaştırmanın kitabınızda ele aldığınız örneklerinden biri.  Bu noktada zihnimin derinliklerinde “Acaba mimarlığı manipüle edilmiş kavramlar üzerinden mi tartışıyoruz?”, “Mimarlık gibi oldukça geniş bir disiplin kendi terminolojisini yaratmaktan aciz mi?”, “Doğal çevreye, yapay bir müdahale olan mimarlığın doğa terimleri üzerinden tartışılması neoliberalizmin mimarlıktaki yansımalarından biri mi?” gibi sorular tezahür etti. Bir gün müsait olduğunuzda bu sorularım üzerine sizinle uzunca sohbet etmeyi; kitapta çok da dillendirmediğiniz kişisel görüşlerinizi dinlemeyi oldukça isterim.

“Post-teori ve Post-Politik” ve “Mimarlık ve Deleuze” isimli iki alt bölüm, önceki paragrafta bahsettiğim konulara farklı bir çerçeveden açılım getirmesi ve 21. yüzyılda mimarlığın pozisyonunu irdelemesiyle  kitap boyunca okurken en fazla keyif aldığım bunun paralelinde bir o kadar da bazı kavramları sorguladığım kısım oldu. Mimarlık teorisinin “bazı ellerde” formunu değiştirerek; neoliberalizmin işletmecilik, organizasyon gibi kavramlarına hizmet eden bir hale büründüğünden ve kendi meselesinin dışına çıktığından bahsediyorsunuz. Bu noktaya; mimarlık camiası tarafından çokça dillendirilen Deleuze’un kavramsallaştırdığı olgular üzerinden temas etmeniz; mimarlık ürününün müellifinin Deleuze ile kurduğu ilişkinin niyetini sorgulatıyor. Deleuze’un maddesel olan ile metafizik olan arasındaki ilişkiyi tariflediği “kıvrım” kavramının ve kesintisiz çeşitlenmeyi tariflediği “pürüzsüz”  kavramının müellifin diline pelesenk olması bana “Mimarlık sorumluluğu kendi üstüne almaktan çekinip; disiplindışı birileri tarafından kendini desteklemekle neyi amaçlar?” sorusunu sordurttu. Sanırım biyoloji terimlerinin devşirilmesi gibi; bu durum da müellifin neoliberal politikalar ekseninde yaptığını meşrulaştırmasından, teknolojinin getirdiği yeni olanakları lüzumluluğunu tartışamadan kullanmak için bir zemin hazırlamasından ibaret. “Deleuze diyorsa doğrudur!” tarzı bir yaklaşım;  bana kalırsa mimarlığı kendini sorgulamayan, kısır bir döngüye sokuyor. Bu bağlamda; geçen ay kitabınızı okumaya başladığım zaman katıldığım Emre Arolat’ın (Tanıyıp tanımadığınızı merak ediyorum kendisi dünyaca ünlü olduğunu iddia ediyor) bir söyleşisinde; kendisine sorulan bir soruya “Bu konuda Deleuze ne der ona bir bakmak lazım” şeklinde bir girizgah yapması; mimarların arkasını Deleuze yaslamasının ve bu eksende teorinin araçsallaştırılmasının global bir mesele olduğunu ortaya koyuyor.Bu konuyla bağlantılı olarak, sizinle müellifin söylemci pozisyonu üzerine de bir şeyler konuşmak isterim açıkçası.  Kitabınızın anlatısında büyük bir bölümü Patrik Schumacher’e ayırmanız yine aynı şekilde en detaylı ele aldığınız örneğin bir Zaha Hadid Architects yapısı olması; Schumacher’ın sesi çok çıkan, çok konuşan ve aynı coğrafyada yaşadığınız bir mimar olmasından kaynaklanıyor sanırım. Ben de benzer bir refleksi kendi coğrafyamızın “önemli” mimarlarından olan Emre Arolat’a karşı derste yazdığım bir kaç kısa metnin içeriğini belirleme ekseninde gösterdiğimden sizi fazlasıyla anlıyorum. Neoliberal dünyanın müellifi aslında bir noktada çok söylem üreterek; ürettiği söylemlerle kendini  dolayısıyla ürettiği mimarlığı pazarlıyor. Yıldızlığını söylemle yaşatıyor; böylelikle bazı durumlarda müellif ürünün önüne geçerek neoliberal politikalar ekseninde bireylerin mimarlıkla ilgili algısını manipüle ediyor.

Kitabın mimarlık algımda araladığı tüm bu kavramsal perspektifin yanında izninizle kitabınızla ilgili birkaç küçük eleştiride bulunmak istiyorum. İlk olarak seçtiğiniz örnekleri neye göre belirlediğinizi merak ediyorum. Kitabın büyük bölümünde Schumacher’in söylemlerine yer verip akabinde Zaha Hadid Architects’in BMW Leipzig projesini söküme uğratmanız, neoliberal politikanın ana kavramlarından biri olan karmaşıklığın mimarlığa nasıl entegre edildiğini,  öznenin çağdaş fabrika tipolojisinin iç mekanları  yardımıyla nasıl tahakküm altına alındığını somut bir şekilde gözler önüne seriyor. Kitabın projeyi ele aldığınız bu bölümünde direkt olarak Schumacher’in söylemlerine yer vermeyip, okuyucuya bir bağlantı dikte etmemeniz ;  neoliberalizmin yansımalarını okuyucunun kendisinin bulmasını sağlıyor. Ancak BMW Leipzig örneğinin ne kadar isabetli olduğunu düşünüyorsam; OMA’nın CCTV’sinin de kitap anlatısı için bir o kadar sorunlu olduğu kanaatindeyim. Kitabın büyük bölümü mektubun başında da belirttiğim üzere neoliberalizmin kavramsal boyutuna ayrılmışken; geri kalan sınırlı kısmında bir okuyucu olarak birbirinden farklılaşan; neoliberalizmin spontane, öznellik, yönetimsellik gibi kavramlarının değişik dinamikler doğrultusunda nüfuz ettiği projeleri görmeyi umut ediyordum ancak CCTV sadece BMW Leipzig’in anlatısını büyük ölçüde tekrar ediyor. Bu  noktada OMA’nın televizyon yayıncılığı sürecinin verimliliği arttıran ve bu süreçte bütün faktörleri tek bir çatı altında toplayan  hiper bina tipolojisi, siz kitabınızda yer vermemiş olsaydınız dahi  mimarlık ortamında sahip olduğu “jenerik” kimlikle önceki anlattıklarınız doğrultusunda neoliberal politikalarla okuyucu zihninde bir ağ oluşturacaktı. Açıkçası,  tamamen farklı bir mimarlık olsa da; kitabın anlatısı ekseninde düşünüldüğünde BMW Leipzig’in düşey versiyonu olan CCTV’yi görmek yerine, daha yerel ölçekte neoliberalizm mimarlık üzerinde nasıl baskı kuruyor görmek isterdim.  Bu noktada; bu ifademe karşılık “Kitapta FOA’nın Meydan Alışveriş Merkezi’ne yer verdim, hem de senin yaşadığın şehirde” dediğinizi duyar gibiyim ancak benim açımdan; bu projeyle ilgili  sorun da bu.(Sanırım Bir İngiliz ya da Alman okusa benim talep ettiğim yerellik isteği onlar için tatmin edilmiş olur bu örnekle) “Ümraniye”, “Alışveriş Merkezi” kelimeleri ve FOA’nın “kamusal alan ile bütünleşen” ifadesi daha ilk sayfadan bana projenin neoliberal kentsel politikalarla ve  tüketici olarak özneyle arasındaki ilişkiyi kurdurttu.

Son olarak kitabınızda kullandığınız proje fotoğraflarına değinmek istiyorum. Projeleri irdelerken gösterdiğiniz eleştirel tavrı ne yazık ki onların imgelerini seçerken göremedim. Böylesine derinlikli olarak projeleri değerlendirdiğiniz, ilişkileri göz önüne serdiğiniz kitabınızda seçtiğiniz(çektiğiniz) fotoğrafların ofisin sitesinden alınmış gibi steril fotoğraflar olması yerine sizin eleştirel bakışınızla odaklandığınız özel imgeler olmasını tercih ederdim. CCTV’nin en bilindik imgesiyle, BMW Leipzig’in adeta Schumacher tarafından çekilmiş gibi duran ve mimarlığın teknolojisini olumlayan eğrisel kolonlarının detay fotoğraflarıyla, yine aynı şekilde Morphosis’in Cooper Union’ının benzer bir fotoğrafla kitapta yer almasının amacını merak ediyorum doğrusu. Bu imgeler bir söz söylemekten ziyade sadece kitabın sayfa sayısının artmasını sağlamış. Açıkçası BMW Leipzig projesini anlatırken devamlı dile getirdiğiniz açıklık, akış, üretimin şeffaflığı, işçinin mekanla tahakküm altına alınması gibi kavramlar ekseninde bu anlatınızı pekiştiren bir iç mekan fotoğrafı görmek, Zaha Hadid Architects reklamı görmekten daha iyi olurdu.

 Sözlerimi şimdilik burada noktalıyorum; mimarlık serüvenimin henüz çok başlarında biri olarak bana kitabınızla açtığınız farklı perspektifler için tekrar teşekkür ediyorum. Kitap üzerine ve günümüz mimarlığı üzerine daha çok söylenecek söz, yazılacak yazı var. Tekrar görüşmek dileğiyle.

Bender Uğurlu,İstanbul

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: