jacques herzog’a mektup

sriimg20061208-7331212-0-data

Sevgili Bay Herzog,

Size Jacques diyebilir miyim? Fotoğraflarda ifadeniz hep keskin, mesafeli ve tepeden bakar şekilde. En azından sizi sadece görsel medyadan takip edenler bunu böyle algılıyor olabilir. Fakat sizinle yapılan herhangi bir tartışmayı izleyebilme şansına sahip olan kişiler, gerçeğin hiç de öyle olmadığının ayırdına kolaylıkla varabileceklerdir. Peter Eisenman ile Harvard GSD’de yapmış olduğunuz tartışma benim için buzların kırılmasına neden olmuş bir dönüm noktasıdır. Buzların kırılmasından kastettiğim, yapıtlarınız ve mimari anlayışınıza olan bakış açımın değişmesi değil, sizin fotoğraflarınızdan bana yansımış olan o tepeden bakışın aslında hiç var olmadığını fark etmiş olmamdır.

Bu konuya değinmiş olmamın bir nedeni var. Ürettiği nesnenin ve maddi kültüre katkısının önemi yadsınamayacak olan mimar, sadece bunun üzerinde yükselebilecekken, kendi gerçekliğinin bir takım zayıflatılmış yansımaları üzerinden görsel medya aracılığıyla kendini yeniden üretiyor. Mimarın kendini var edebilmesinin en güçlü yolu belki de budur. Belki de ortaya konulan mimari ürünün dayandığı sağlam temelin, onu ortaya koyan aklın kendini iddialıca dışavurumundan kaynaklanması gerekiyor. Fakat sağlam duruşlu çehreler mimarinin önüne mi geçiyor acaba? Kimilerinin yüceltilip kimilerinin görmezden gelinmesi, üstelik yetkinliğin eşitliğinden söz edebilecekken, biraz acıklı değil mi sizce de ?

Konuşmanızda, mimarlık söz konusu olduğunda görsel algının diğer bütün algıların önüne geçmemesi gerektiğinden bahsediyorsunuz. Bir binayı anlamak ve hissetmek istiyorsak sadece görmekle yetinemeyeceğimizden. Hatta kendinizi hümanist olarak tanımlıyorsunuz bu fenomenolojik tanımı yaparken. Size sonuna kadar katılıyorum, fakat son zamanlar göze çarpan çoğu yapınıza baktığımda ağırlıklı olarak sansasyon ve görsel çekicilikle karşılaştığımı da belirtmeliyim. Hatta bu konuda Peter Eisenman de size aynı şeyi söylemekte. Yapılarınız şüphesiz ki, düşünsel açıdan kompleks, mekanı kavramış, temasını oturtmuş ve deneyim zenginliğini vadeder nitelikte. Açık olacağım, hepsi benim için heyecan ve ilham kaynağı. Buna karşılık, sizce de bu sansasyonun içinde yapıyı önceden fazlasıyla tüketmek ve içinde gerçekleşecek deneyimlere dair sürpriz etkisini en aza indirmek gibi bir tehlike yatmıyor mu? Sizce de diğer duyularımız, görsel coşkunun kışkırtıcılığından sıyrılmaya ihtiyaç duymuyor mu? Bazen işin anahtarı sansasyona prim vermemekte midir diye soruyorum, belki de doğal olana, kendiliğindenliğe düşüncemizi alıştırmak. Formun diktesini hissetmeden de fikirleri çarpıcı kılabilmek. Zumthor bu konuda ne derdi acaba?

merve mertol

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: