KİMLİKSİZ AİDİYET  

 

Giriş

Tarihi ve doğasıyla dünyanın sayılı kentlerinden biri olan İstanbul; adeta bünyesinde pek çok şehir, pek çok kültür taşımaktadır. Bu çok kültürlülük şehrin kullanımına ve mekanın üretimine de yansımaktadır. İstanbul’un sahip olduğu bu çoğul durum nedeniyle pek çok merkezinin olduğunu söylemek mümkün; ancak bunların en önemlisinin Taksim Meydanı olduğunu söylersek sanırım hata etmiş olmayız. Taksim Meydanı yaklaşık 300 sene önce yapılan maksemle macerasına başlamış ve o tarihten günümüze kadar yapılan birçok ekleme, yıkma ve tahribatla günümüze kadar gelmiştir. Ancak taksim meydanı bugüne gelirken yalnızca İstanbul’u değiştirmemiş. Aynı zamanda dönemimin önemli bir figürü olmuş ve kullanıcısının hafızasında yer etmiştir. Bu zaman içinde de erk, kimlik, oryantasyon, hafıza, ara mekan,  aidiyet  gibi kavramlarla sorunlar yaşamış veya yaşatılmıştır.

Son zamanlarda özellikle tanımsız ve boş bir alan halini alan Taksim Meydanı kullanıcısı tarafından tam olarak algılanamamakta ve tarif edilememektedir. Taksim Meydanı’nın tarih boyunca ve özellikle son zamanlarda geçirdiği bu önemli değişimler toplum üzerinde ve ülkemizin mimari gelişimi üzerinde önemli etkileri olmuştur. Bu etkiler ve sonuçlar üzerinden,  Taksim Meydanı’nın bir yer olarak oluşumu, çeşitli perspektiflerden ele alınacaktır. Öncelikle siyasi erkin Taksim Meydanı üzerinde yaptığı müdahaleler ve toplumsal sonuçları tartışılacak daha sonra ise bu müdahalelerin oradaki kimlik, hafıza ve aidiyet duygusu üzerine etkileri tartışılacaktır.

 

Güç  / Siyasi Erk ve Yer Etme / Olma

1.jpg

Taksim Meydanı

 

Taksim, yıllarca İstanbullu’ya hizmet etmiş, iyi ya da kötü pek çok insanın hafızasına yer etmiştir. Aslında sadece İstanbullu’nun değil bütün memleketin bir odak noktası, bir yumuşak karnı olmuştur Taksim Meydanı . Her kültürden, her siyasi görüşten insanın sahip çıktığı Taksim Meydanı , pek çok anıya sahip çıkmış ve orada söz söylemek artık bir erk meselesi haline gelmiştir.  Tabi ki bu durum büyük bir kaosa neden olmakta , yıkıp yeniden yapmanın ardı arkası kesilmemektedir.  Bu öyle vahşice ve saldırganca olmaktadır ki adeta meydan işgal edilmekte ; kendi  kendisini gerçekleştirmesine izin verilmemektedir. Öyle ki ‘’ her şey, sanki mekan zaman tarafından yeniden ele geçirilmiş gibi, sanki her  bireysel tarih gerekçelerini, sözcüklerini ve imgelerini şimdiki zamana ait ve ardı arkası kesilmez bir tarihin tükenmez stokunun içinden devşiriyormuş gibi cereyan etmektedir.’’    ( Auge, M. ) . ( 1 ) Taksim Meydanı’nda ki bu hızlı değişim her şeyi tahrip etmekte ve fiziksel bir hafızanın oluşmasının önüne geçmektedir. Yani hafızayı somutlaştıracak her türlü mimari eleman ya da nesne yok edilmeye çalışılmaktadır ancak hatıralar öyle güçlü ki böyle bir somut figüre bile ihtiyaç duymadan adeta kendini sözcüklerle var ediyor ve bir yer oluşturuyor.  Marc Auge’nin de ‘’ Yok – yerler  ‘’  adlı kitabında ifade ettiği gibi  ‘’Orada bir gösteri öğesine, yeni anıştırıcı metinlere dönüştürülmedikçe tarihe de yer yoktur. Orada şimdiki anın güncelliği ve ivediliği hüküm sürmektedir. Yok-yerler kat edildikleri içindir ki, zaman biriminde ölçülürler.’’ ( Auge, M. ) . (2 ) Bu cümleden yola çıkacak olursak Taksim Meydanı’nın yer olmak için tam ihtiyaç duyduğu şeye sözlere , metinlere, anılara sahip olduğunu görüyoruz.  Çünkü erkin unuttuğu bir şey var ‘’ Şehirciliğin yer olarak geometrik açıdan tanımladığı sokağı mekana dönüştürenler, orada yürüyen yayalardır ‘’             ( Auge, M. ). ( 3 ) Yani insanların, o makanı kullananların sesine, tercihlerine kulak verilmeli, dışarıdan bir şey empoze edilmeye çalışılmamalıdır. Yerin görevi, yaşamı görünür kılmaktır. ( N. Schulz  ). (4 )

Taksim Meydanı birçok tahribata ve geçirdiği hızlı değişime rağmen hafızalarda yer bulmuştur. Adeta fiziksel bir varlık olmaktan öte görülmeyen, duyulmayan ancak orada hep bir yerde var olduğunu bildiğimiz bir varlık halini almıştır. Marc Augé’nin  de dediği gibi ‘’ Bazı yerler, ancak onları anıştıran sözcükler  aracılığıyla var olurlar; bu bağlamda yok-yerlerdir  ya da daha iyisi imgesel yerlerdir, sıradan ütopyalardır, klişelerdir.’’ ( 5 ) Bu cümleden yola çıkarsak Taksim Meydanı da sözcüklerle, söylemlerle, fikirlerle var olmuş ve bir ülkenin hafızasında yer etmiş olduğunu görüyoruz.

 

 

Kimlik ve Yer Olma

‘’Yerin en çok tartışılan vasfı kimlik oluşturmasıdır. Bağlama göre tekrar tekrar kurulabilen kimlik, kendimizi konumlandırdığımız geçici bir platformdur , ama kalıcı bir şekle büründürülmeye çok müsaittir. Kimliğin oluşumunda farklılık temel bir rol oynar,  çünkü kimlik ancak başka kimliklerle  olumsuzluk ilişkisi içerisinde kurulabilir. Zira kuruluş ve aidiyet mitleri insanların anlam arayışlarına yanıt verdiği kadar  ‘’öteki ‘’ ni dışlama riskini de barındırırlar. Birileri doğdukları, yaşadıkları yerle gurur duyup oralı, oraya ait, oranın kimliğine sahip olmayı yüceltebilirler. Ancak aynı zamanda bu, başkalarının o yere ait olamayacaklarının söylenmesine ve dışlanmasına neden olabilir. Bu nedenle ‘’yer ’’ kavramı hala siyasetçilerin retoriğinin önemli bir parçası olmaya devam etmektedir. ‘’  (Ötkünç, A. ) ( 6 )

Hal böyleyken Taksim’le ilgili güdülen kimliksizleşme politikası (ya da yeni bir kimlik kazandırma çalışması) fiziksel anlamda nispeten başarılı olsa da Taksim kullanıcısının hafızasında başarısız olmuş hatta söküp atılmak istenen kimlik belki de perçinlenmiştir. Norberg Schulz  “insanın kimliği, öncelikle bir yerin kimliğini gerektirir.”  der. ( 7 ) Taksim Meydanı yaşadıklarıyla ve geçmişinden getirdikleriyle  anlamını yitirmemiş , adeta  insanların hafızasına yer edecek yeni anılar oluşmasını sağlamıştır.  Norberg  Schulz’a  göre “mimarlığın görevi anlamlı yerler yaratmak” tır. ( 8 )  Burada Taksim Meydanı anlamlı bir yer olarak varlığını südürmektedir.  Ancak bu sefer yapı elemanları kolonlar, kirişler, binalar değildir. Sözcükler, eylemler ve fikirlerdir.

564adebd67b0a9476c6a1d53.jpg

Taksim Meydanı  – 2017

 

Ayrıca zamanla oluşan anılar mekana bir kimlik katmakta bir ruh oluşturmaktadır. Belkıs Uluoğlu der ki  ‘’ Bir şeyin ruhu varsa, onun tek defada yaratılabileceğini düşünemiyorum. Mimarlıkta belirli bir zaman kesitinde bir defada yapılan bir şeyi kastediyorsak, bunun bir ruh yaratmasının mümkün olmadığını düşünüyorum.  Ama zamanla, birikerek oluşan bir çevre içerisinde ancak böyle bir durum olabilir. ‘’Ruh’’ dediğimiz şey, sihirli bir değnekle oluşturuluverilecek bir şey değil. Zaten Türkiye’ deki yapılaşmalarda karşılaştığımız sıkıntılar da buradan geliyor. Bütün izleri silerek, sıfırdan bir şey tek defada yapılmaya çalışılıyor. Bu yapılamayınca da bir takım senaryolar üretmek, yani ruh uydurmak ihtiyacı doğuyor ve sanal bir ruh ortalıkta gezinmeye başlıyor. ‘’  ( 9 )

Aslında Taksim Meydanı’na acımasızca yapılmaya çalışılan müdahaleler Belkıs Uluoğlu’nun da ifade ettiği gibi insanların hafızasında birikmiştir. Bu birikim Taksim Meydanı’ na anlam kazandırmaktadır. Tabi ki bu birikim devam etmekte ve Taksim Meydanı’nın anlamı değişmekte, yoğrulmakta ve daha da kuvvetlenmektedir.

 

 

Oryantasyon ve Kimlik

Norberg-Schulz  insan, “belli bir yerde nasıl olduğunu bilmelidir” der. ( 10 ) Taksim’in tamamen    boşaltılması , o kadar büyük bir alanın boş olması, oraya gelen insanları ne yapacağını bilemez bir hale getiriyor ve yönlendirmiyor. Taksim Meydanı kullanıcısının ‘’belki kafası hala bir önceki günün kaygıları, ertesi günün muhtemel olaylarıyla doludur, ama o anki çevresi onu bütün bunlardan geçici olarak uzaklaştırmaktadır. Bütün sıradan esirikliler gibi, az çok yetenek ya da inanmışlıkla kendini bıraktığı yumuşak bir tutsaklığın nesnesi olarak, bir süre için kimliksizleşmenin edilgen sevinçlerini ve rol yapmanın daha etkin hazzını tatmaktadır.’’ ( Auge, M. ) . ( 11 ) Kullanıcının tanımlı bir eyleme yönelemediği Taksim Meydanı’nda her yöne savrulan / savrulabilen insan orayı adeta amaç olarak değil araç olarak kullanmaktadır. Direkt vakit geçirmekten çok bir geçiş mekanı olarak kullanılmakta ve bir aktarma görevi üstlenmektedir. Özellikle İstiklal Caddesi’ne gidenlerin geçiş noktası haline gelen Taksim Meydanı durulan ya da yavaşça yürünen bir yer olmak yerine hızlı hızlı yürünen bir  transfer noktası haline gelmiştir. İnsanlar amaç noktalarına ulaşmak için meydanı hızlı hızlı katederler  ve öylece geçip giderler; etraflarıyla hiçbir bağ veya diyalog kurmazlar, çünkü ‘’ yok-yerler hiçbir bireşim kurmazlar, hiçbir şeyle bütünleşmezler, yalnızca, bir yolun katediliş süresince, birbirine benzeyen ve birbiriyle bağlantısız, ayrışık bireyselliklerin birlikte yaşamalarına izin verirler.’’ ( Auge, M. ) . ( 12 )

Durum böyleyken, Taksim Meydanı  hem bir yer hem de bir yok-yer işaretleri taşımaktadır. Orada yaşanılan ve hafızada yer edenlerle gerçek bir yer olurken , oranın tahrip edilmesi ve o kadar büyük bir alanın boş bırakılması anı tanımsızlaştırıyor ve kimliksizleştiriyor ve bu oryantasyon sorunu ve yaratılan bu ‘’yüzer gezer zihinler’’ ne yazık ki Taksim Meydanı’nı bir yok – yer haline getiriyor.                       (Heidegger ). Bu durumda, Taksim Meydanı’ndaki insanlar  ‘’ sürekli şimdiki zaman ile kendine rastlamanın eş zamanlı deneyimini yaşar.’’  ( 13 )

eski_Taksim_Meydani_Taksim_Maksemi_eski_Istanbul.jpg

Taksim Meydanı  – 1968

 

1970-li-yyllarda-taksim-meydany.jpg

Taksim Meydanı  – 1968

 

Ara Mekan Olma Durumu Ve Yer – li – lik

Mimarisiyle ve dokusuyla daha tanımlı, kimlikli olan İstiklal Caddesi  veya Cihangir, Taksim’den gelenlerin vakit geçirdiği, tanımlı bir eylem gerçekleştirebildiği başlıca mekanlardan bir kaçıdır. Bu ve benzeri yerlere ulaşırken orada bir yerde de var olmaya çalışan Taksim Meydanı, pek çok yerin ortasında kalan adeta bir geçiş mekanı olmak görevini yerine getirmektedir.

Çevresindeki yerlere ulaşmak isteyen insanları elinde tutamayan Taksim Meydanı adeta bir hayalet kimliğine bürünmüş ve kullanıcısının gözünde görünmez hale gelmiştir. Ancak buna rağmen İstiklal Caddesi ve Taksim Meydanı arasına bir set çekmek doğru değildir, birbirini davet eden ve usulünce ağarlayan bu iki mekan birbirine geçmiştir.  Marc Auge’ye göre ‘’Bugünkü dünyanın somut gerçekliği içinde, yerler ve mekanlar, yerler ve yok-yerler birbirlerine karışmakta, birbirlerinin içine girmektedir. Yerlerin hangisi söz konusu olursa olsun, yok-yer ihtimali her zaman mevcuttur. Yere geri dönüş yok-yerlerde dolaşan (ve örneğin toprağın bağrına yaslanmış ikinci bir konutun hayalini kuran) kişinin sığınma eylemidir. Yerler ve yok-yerler, tıpkı onları betimlemeye imkan veren sözcükler ve kavramlar gibi birbirlerini iterler (ya da birbirlerini çekerler).’’ ( 14 ) Bu bağlamda Taksim Meydanı ve İstiklal Caddesi birbirlerini hem iten hem de çeken iki mekandır.

 

 

Aidiyetle Mekan Olmak

 

‘’Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.’’  ( 15 )

Orhan Veli

 

Her şeye rağmen fiziksel olarak tanımlanamayan hale gelen Taksim anıların ve sahip olduğu ruhun sayesinde kullanıcısı tarafından aidiyet duygusu hissedilmektedir.  Marc Auge ‘’Bireyler birbirlerine yaklaştıkları anda, toplumsalı oluşturur ve yerleri düzene koyarlar.’’  der. ( 16 )  Taksim Meydanı kullanıcısı ve halk yaşanılanlarla birbirine yaklaşıyor ve bir yer oluşturuyorlar. Onları birbirine yaklaştıransa sözcükler, fikirler ve anılardır. Orada yaşadıkları ortak kavramlarla kurdukları  mekanlar hafızalarında hep yer alacaktır. Constant “Travmatize olmuş insanlar, mekânlarının biçimlendirilmesi işini kendi ellerine almalılar; yaşamanın zevkine yeniden varmak için. Otomasyon üretimin tüm biçimlerini devraldığında; bu yeniden-biçimlendirme zaten dominant aktiviteleri olacak. Boş zaman, tek zaman olacak.’’  (Constant) der. ( 17 ) Constant’ın da dediği gibi Taksim Meydanı’ nda hafızaya yer edenler, travmalar bir topluluk, dayanışma, bir ruh ( genius loci – yerin ruhu ) oluşturmuştur. Ve bu bilinçle ve ruhla mekan yeniden biçimlendirilmeye çalışılmış; mekanın  insanları, insanların mekanları değiştirmesine izin verilmiştir. Birlikte büyüyüp ; birlikte var olmuşlardır.

 

Sonuç

‘’ Felsefede ‘yer’,  insan yaşantısına dair izlerin  okunduğu  ve insan varlığının temel durumu olarak ’dünyada yer tutma ‘ hali ile açıklanır. Bedenin maddi  varlığı yere bağımlılığı üzerinden tanımlanır. Modern öncesi  dönemde yerin deneyimlenmesi ve mekanın algılanması beden aracılığıyla olur. İnsan bedeniyle yerde olmaya zorunlu kılınmıştır. Bu  felsefi boyutu değerlendirildiğinde yerin fiziksel boyutlara indirgenerek yapılacak nicel bir tanımlamadan daha fazlası olduğu hemen görülür. ‘’ (Ötkünç, A.) (18 )

Bir yeri yer yapan en önemli unsurlardan biri; o yer oluşurken, kendini var ederken kullanıcının da oraya dahil olması yani bedenin orada olmasıdır. Böylece kullanıcı orada anı / anılar oluşturur ve orası kullanıcının hafızasında yer eder. Kullanıcı kendisi yaşar, deneyimler, farkeder , değiştirir ve değişir. Bu dışardan bir dahil olma şekli değil, birlikte var olma, birlikte hemhal olma halidir. Heidegger’in de dediği gibi  ‘’ inşa etmiş olduğumuz için ikamet etmiyoruz, ikamet ettikçe inşa ettik ve inşa ediyoruz , yani ikamet edenleriz ve olduğumuz gibiyiz. ‘’ ( 19 )Belki de Taksim Meydanı’nda fiziksel anlamda

 

tanımlı bir yer yoktur, ancak o kullanıcısıyla birlikte süregelen bir var olma ve kullanıcısını var etme halindedir.  Constant’a göre “Yeni Babil’in asıl tasarımcıları, Yeni Babil’lilerin kendileri olacaktır.’’ ( 20) Bu da demek oluyor ki Taksim Meydanı’nın tasarımcıları da, yine oranın kullanıcıları olacaktır.

 

502151063

Ümmü Gülsüm ŞENAY

 

 

Kaynakça

  • Auge, M., Yok- yerler, sayfa 91
  • Sayfa 90
  • Sayfa 19
  • Schulz, C. , The Concept of Dwelling, sayfa 51
  • Auge, M., Yok- yerler, sayfa 85
  • Ötkünç, Arbil ; ‘’Antropolojiden Mimarlığa Melez Düşüncenin İmkanları: Yer ve Yok-yer Kavramları Üzerine’’ adlı bölüm; ‘’Yok- yerler’’ (Auge, M.) kitabından,   sayfa 8
  • Schulz, C. , Genius Loci: Towards a Phenomenology of Architecture
  • Schulz, C., Genius Loci: Towards a Phenomenology of Architecture
  • Uluoğlu, B. , ‘’Mimarlık Yerden Kopabilir mi?’’ ,  XXI Dergisi, Kasım 2012, sayfa 37
  • Schulz, C. , The Concept of Dwelling
  • Auge, M., Yok- yerler, sayfa 90
  • Auge, M., Yok- yerler, sayfa 95
  • Martin Heidegger
  • Auge, M., Yok- yerler, sayfa 92
  • Veli, O. , ‘’Anlatamıyorum’’
  • Auge, M., Yok- yerler, sayfa 95
  • Constant Nieuwenhuys
  • Ötkünç, Arbil ; ‘’Antropolojiden Mimarlığa Melez Düşüncenin İmkanları: Yer ve Yok-yer Kavramları Üzerine’’ adlı bölüm; ‘’Yok- yerler’’ (Auge, M.) kitabından,   sayfa 10
  • Heidegger, M. , Kentin Felsefesi
  • Constant Nieuwenhuys

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: