Taşkışla ve Yeşil Kapılar

Kayboluş sonu gelmeyen bir başlangıç gibiydi. Sağımda ve solumda gördüğüm aynılık beni içine girdiğim bir labirentte kaybolma paniğine sokmuştu. Ne taraftan yürümem gerektiğine karar vermekte zorlanırken, göz ucuma ilişen yeşil kapı ve pencere pervazlarının tanıdıklığı bana bir güven hissi veriyordu. Aynılık ve tanıdıklık arasında ince bir çizgi vardı. Aynı olma durumu bir şeyi kişiliksiz yaparken, tanıdık olma durumu kurulan bir ilişkiye, hatırlanan bir geçmişe, ait olma hissine delalet ediyordu. İşte Taşkışla’nın yeşil kapıları -bizim evdekiler bir ton daha açıktı ama asla yan yana gelemeyeceklerinden bunun hiçbir önemi de yoktu – bana evimden anlar anımsatıyor, o anımsama esnasında eve dair bir ton senaryo kafamda dönmeye başlıyor ve evi okuldayken de deneyimlenmeye devam eden ve okulla bir bağ oluşturmama sebep olan zihinsel bir nesneye çeviriyordu. Evdeyken ana karakter olan ev, okulda yan karaktere dönüşerek ana karakter olan okulla aramda ortak bir tanıdık gibi davranarak bizi birbirimize yakınlaştırıyordu. Taşkışladaki yeşil kapılar evdeki yeşil kapıları hatırlatıyor, evden  çıkarken kapıyı kitleyip kitlemediğim ya da yan komşunun bu sabah neden gözükmediği aklımı meşgul ediyordu. Tam o sırada  tüm bu düşünceler yürüdüğüm koridorda şekillenerek Taşkışla’yla bütünleşen anımsamalara dönüşüyordu.

Merlau-Ponty’nin  Phenomenology of Perception yazısında geometrik mekan ve antropolojik  mekan arasında bir ayrım olduğundan, bu ayrımın dünyayla kuruduğumuz bağı deneyimlememizden kaynaklanan bir ayrım olduğundan bahseder. Mekan deneyimlendikçe bizim için bir anlam kazanır ve özelleşir. Bu özelleşme kendimizi bir yere ait hissetmemizi ve kendimizce işaretler oluşturarak o yerle bir bağ kurmamızı sağlar. Kevin Lynch’e göre kaybolmak güvende hiseetmenin tam tersidir. Lynch mekansal yapının ancak karakteri ve anlamı olan somut elementlerle oluşturulabileceğinden bahseder. İlk bakışta deneyimlenen simetrik olma durumunun ötesinde kendi oluşturacağım bir mekansallıkta mekansal izlerimi oluşturmam, içinde kaybolduğumu hissettiğim bu labirenti kendi zamansal çizgimde kendi labirentime dönüştürerek güven bulmam gerekliydi.

Marc Auge (1995) Yersizlik adlı kitabında geçip gittiğimiz ve artık ilişkimizin kalmadığı yerlerin bile aslında unutulmadığı ve zihnimizde mekansal figürler oluşturduğundan bahseder. Belki de bizde tanıdıklık ve güven hissini yaratan başka bir zaman ve yerde, bu tanıdık figürlerin içimizde oluşturduğu aidiyet hissidir. Benim için de Taşkışla’da simetriyi bozacak, mekanı özelleştirecek tanıdık kodlar ve birikmiş anılar oluşması gerekliydi. Ancak o zaman kayboluş kendini mekansal bir varoluşa çevirecekti.

Nur Bostancı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: