Aureli’ye Mektup

Sevgili Pier Vittorio Aureli,
Bu mektubu İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ‘Mimari Tasarım ve Eleştiri’ dersi kapsamında yazıyorum. İlk olarak, geçtiğimiz yaz ‘Az Yeterlidir: Mimarlık ve Asketizm Üzerine’ isimli kitabınızı alıp okuduğum zaman sizinle tanıştım. Gündelik hayatımı sürdürürken hala zaman zaman bu kitap hakkında düşündüğümü fark ediyorum. Belki de bu yüzden, bir mimara veya kuramcıya mektup yazmamız gerektiğini söylediklerinde aklıma gelen ilk kişi siz oldunuz. Kitabınızda minimalizmin estetik bir prensip olmaktan çıkıp, anlamının manipüle edilerek kapitalist statükoyu meşrulaştıran bir şekilde yeniden moda olmasından bahsediyordunuz. Yalnızca bu da değil; manastırlardaki keşişlerin hayatlarından örnekler vererek aktardığınız yaşam biçiminin bir baskı aracı olabildiği gibi, sisteme karşı da bir direniş aracı olabildiğini göstermeye çalıştığınız için önemli buluyorum söylediklerinizi. Pek az insan gerçekten söylemler ve kavramlar, onların hayatlarımız üzerindeki somut etkileri hakkında düşünüyor; manifestal bir tavrın ve içsel bir direnişin nasıl bir anlamı olabildiğini belki de dünya üzerinde sayılı insan anlayabiliyordur. Keşke böylesi bir düşünsel çabanın karşılığı insanların zihinlerinde kesin ve net bir biçimde yer bulabilse demek istiyorum.
Manastır hayatını bir direniş olarak tanımlıyorsunuz çünkü ortaya çıkışı kiliseyle iktidarın kurumlarının işbirliği yapmasına karşı çıkan keşişlerin toplum hayatını ve her türlü sosyal kimliği reddetmesiyle olmuştu. Bence de bu şekilde bir yaşam biçimi manifestal bir direniştir. Minimalist düşüncenin kökenini oluşturan ve bazı içsel direniş mekanizmalarını barındıran prensipleriyle bu yaşam tarzlarını bilmek benim için değerli çünkü bugün en azından kendi ülkemde mimarlık ortamında üretim yapan bir çok insanın aslında düşüncelerin nasıl ortaya çıktığı, nasıl bir kökeni veya tarihsel arka planının olduğu hakkında derinlemesine bir bilgisi olmadığını düşünüyorum. Kavramların sistem tarafından –onlar dışında kalan, temas ettiğimiz her şey gibi- nasıl manipüle edildiğini insanların bilmek zorunda olduklarını düşünüyorum. Bir kavramı, bir söylemi insanlar derinlikle anlamadan alıp istedikleri gibi tüketmemeli; herhangi bir söylemi kullanarak, fakat kullandığı söylemin arka planını bilmeyerek yapılan bütün üretimler bana salt tüketim olarak görünüyor. Çünkü görebiliyorum ki sadece yapılar, ürünler, eşyalar değil; söylemler de tüketiliyor insanlar tarafından.
Geçtiğimiz dönem sizin kitabınızdan edindiğim perspektifle, münzevilik kavramıyla bazı roman karakterlerini eşleştirmek için bir çalışma yaptım. İçinde yaşadığımız dünyada ne kadar doğru yapıyorum bilmiyorum fakat; hayatın en içime sindirdiğim, en anlamlı bulduğum yoğunluklarını romanlardan öğrenmeye çalışacak kadar duygusal olmaktan nedense hiç vazgeçemedim. Aslında dikkatli bakan gözler ile gerçekten de hayatla birtakım dertleri olan edebiyatçıların, onların oluşturduğu karakterlerin sizin de bahsettiğiniz münzeviliğin prensipleriyle benzer biçimde davrandığı, yazdığı ve yaşadığı görülebilir. Bu şehir münzevilerinden Walter Benjamin ve Charles Baudelaire’den zaten bahsetmiştiniz siz. Ben de bunlara Patrick Süskind’i ekledim. Süskind’in Güvercin kitabındaki Jonathan Noel, yaşadığı dünyaya karşı bence muhteşem bir içsel direniş örneği sergiliyordu.
Kitabın baş karakteri, dünyaya karşı içinde bulunduğu yabancılaşma duygusundan dolayı bir çatı katında on yıllarca yaşayacak kadar içe dönmüş bir şehir münzevisidir. Kitabın mimarlar olarak belki bizi ilgilendirebilecek yönü, bankadaki işinden iyi bir gelir kazanan bu karakterin daha iyi, daha lüks, daha ferah ve konforlu bir eve çıkabilecek parası olmasına rağmen kısıtlı imkanlara sahip bu çatı arasında kalmayı tercih etmesi olabilir sanırım. Bence bu çok önemli, çok anlamlı bir tercih aslında. Siz modern mimarlığın en çok ilgilendiği konunun konut olmasının tesadüfi olmadığını ve bunun altında yatan nedeninse asketizmin temel prensipleriyle, manifestal niteliğiyle çeliştiğini söylüyorsunuz. Evet, insanların bir konuta para ödeyerek kalması, bir konutu satın alması kapitalist statükoyu destekliyor olabilir. Fakat Jonathan Noel’in o küçük tavan arasında kalarak, hatta orayı satın almak için para biriktirerek de hala içinde bulunduğu dünyaya karşı bir direniş sergilediğini düşünüyorum. Çünkü bu öyle bir karakterdir ki, esas o tavan arasındaki küçük odasından çıkarsa; hayatın içinde kendisini çıplak hissedecek, içsel huzuru bozulacak ve her türlü detayıyla acımasız gördüğü hayat karşısında yok olup gidecektir. Belki benim hayatımda da çeşitli zamanlarda münzevilik; yabancılaşma ve direniş istemiyle beraber yer aldığı için ve bütün bunları mimarlık perspektifinden değerlendiren, bildiğim ilk insan siz olduğunuz için bu mektubu size yazmak istemiştim.
Bilge Can

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: