Kasabanın sırrını ifşa etmek:TAKSİM

Taksim’de çok parçalı, çok kimlikli bir kentte herkesin içinde olduğu ve ilişki kurabildiği ve bu ilişkileri her an yeniden üretebildiği bir mekana bakıyoruz. Taksim, cumhuriyet ideolojisinin mekanlaşmasından, bir kent imgesinden ve Taksim’i sadece “Taksim” olarak tartışamayacak kadar öte bir yerde durmaktadır. Son yıllarda siyasi iktidarın sadece Taksim’in değil yaşadığımız kentin genel bir problemi olduğunu, “geçmişte yanlış olmaz” tahayyülüyle geçmişi estetize etmeye çalıştığı ve “Tarihte kopukluk var. Birileri bir yanlış yaptı, şimdi biz binalar yapmak suretiyle onu düzeltiriz.” mantığıyla hareket ettiğini ve mekanlar ve yapılar üzerinden ideolojik bir kavram savaşı verdiğini görmekteyiz. Taksim üzerinde planlanan projelerin hemen hepsi bugün bu noktada vücut buluyor. Bugün Taksim bu kavram savaşının en merkezinde durmaktadır ve yapılan tartışmalar kent için bir kamusal alan yaratmak derdinden çıkıp çoktan siyasi boyuta taşınmış durumda ve kent genelinde Taksim özelindeki mesele bugün bir olumlama/olumsuzlama durumuna gelmiş bulunmaktadır.

Taksim Projesi çok bütüncülmüş ve üzerinde düşünülmüş gibi gözüksede özünde oldukça parçacıl ve spontane bir proje.  Projeye her aktör başka bir yerinden bakıyor. Mimar, proje için o kadar da kötü değil derken, bir başkası şu kadar değilde bu kadar ağaç kesilecek diyor. Cumhurbaşkanı cami derken, birileri ulaşım diyor. Bu noktada öncelikle şunu da sormak lazım kendimize: Gerçekten de Taksim’ de bir yaya mutsuzluğundan bahsedebilir miydik? Kentin katmanlaşan ve sıkışan yerlerinde bir onarıma ihtiyaç duyuluyor fakat siyasi idare bunu sevmiyor. Zahmetli ve maliyetli buluyor. En önemlisi üzerine düşünmek, kafa yormak istemiyor. “İnşaatın ihtiyaçtan olması gerekmez.”mantığı, dünyayı döndürmek için inşaata sarılma eğilimi son büyük krizlerin hepsine sebep oldu denilebilir. Taksim’ de bugün olan da zoraki sorun inşa edip, sorunların oranlarını büyütüp inşaattan, ortada küçük adımlar atmak varken yıkılalı neredeyse yüz yıl olmuş bir yapıdan ve bir altgeçitten medet umulması. Bir ülkede eğer trafik tıkanıklığında yüksek bir oran varsa burada ulaşım politikalarında bir sorun var demektir ve ülkemizdeki eğilim bir yerde iki trafik çakışıyorsa bunlardan birini yukarı alıp diğerini aşağıya indirmekten yana oldu ama hiçkimse tünelin çıkacağı noktada trafiği görmedi ve düşünmek bile istemedi.

Aldo Rossi’nin Şehrin Mimarisi’nde bahsettiği kentsel belleğin  parça parça sökülerek Taksim’de hiç de kentliye ve kente ait olmayan bir kamusallık üretildiği sanılıyor. Bugün hala devam edem çalışmalar, vaadedilenin aksine bomboş ve soğuk bir beton ve üzerine serpilmiş birkaç parça ağaç ve kent mobilyasından  ibaret duruyor. Tüm bunlar ne tür bir kent imgesi yaratılabilecek? Bu doku kentle ve kentliyle tam anlamıyla nasıl kaynaşacak? Yada meydanıyla, otobüs duraklarıyla, AKM’siyle, İstiklal Caddesi’nde ki ağaçlarıyla, Emek Sineması’yla, İnci Pastanesi ve daha bir çok artifaktıyla Taksim belleğimizde bir nostaljiden ibaret mi kalacak?

Kaynaklar:

  • Aldo Rossi, Şehrin Mimarisi
  • Kevin Lynch, Kent İmgesi
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: