Gündelik Hayatta Mekan Üretiminin İmkanı

Mekan üretimi bir süreçtir. Kent mekanının üretimi düşünüldüğünde her bireyin kendi günlük hayat performansları kişilerin hem özel mekanlarını hem de dahil oldukları kamusal alanları tarifliyor.

Ev, kişinin sadece kendisinin ürettiği bir mekan gibi görünürken aslında içinde yaşadığı evi/apartmanı tasarlayan mimar veya müteahhit ve onu inşa eden işçiler hareketin sınırlarını belirleyerek onu tanımlıyorlar, evin içine konan eşyalar hareketin mekanını ikinci bir kez sınırlıyor ve evin kullanıcıları evin içindeki nesneleri hareket ettirerek hareket mekanını yeniden üretiyorlar. Ve şu anda içinde bulunduğumuz yaşanan mekan, geçmişinin taşıdığı izlerle bize bir takım sınırlar tarifliyor.

Ancak; özel mekanın aksine kamusal kentte tüm obje ve nesnelerin günlük hayat performansının çakıştığı sonsuz kombinasyonlar elde edilebilir. Kentte özel mekandan kamusal alana doğru toplumsallaşma derecesinin artması ile kişilerin günlük hayat performansları ve dolayısıyla oluşturdukları mekanlar birbiri içine geçmeye başlıyor; bu da kamusal alanın, barındırdığı kullanıcıların ürettiği gerilimler ile dönüşmeye ne kadar açık olduğuna işaret ediyor.

Piramit uzaktan bakmayı gerektiriyor. Labirent ise içinde olmayı. Piramitin en tepesine çıkanlar duramayıp düşüyor. Piramit köktenci yukarıdan bakan kararların metaforu olarak da yorumlanabilir mi? Labirente yukarıdan bakan ve onun kullanıcılarını endişeye ve korkuya sürükleyip kuralları belirlenmiş bir oyunun içinde sürükleyen..

Tschumi, The Architectural Paradox’ta labirent metaforunda algının deneyimi tetiklediğinden bahsediyor. Ancak gündelik hayatta algı ve deneyim birbirini devamlı bir şekilde tetikleyen kavramlar değil midir? Labirent tek bir imkan vaadederken kent ise gündelik hayatta farklı kombinasyonlara imkan veriyor. Ancak bugün, devletin kontrolcü yapısının sonucu olarak kent belki de labirent metaforunu somutlaştırıyor.

Kontrolcü bir denetim altında bize seçme şansı tanınmadan yönlendiriliyoruz. Peki böyle devam ederse labirent metaforunda ortaya çıkan korku ve endişe algısının deneyimi tetiklediği gibi günümüz kentini yukarıdan tasarlayan kişilerin endişe ve korku ortamı yaratarak yönlendirdiği kullanıcılara mı dönüşüyoruz?

Grosz’un Bergson’dan alıntıladığı hafızamızda fragmanları kalmış geçmişimizin şimdiki algımızı etkilediği önermesinden yola çıkarak kentlerde mekan algımızı şu an bize dayatılan sistem ile değil de; hafızamızdaki imajların süzgecinden geçen algımız ile mekan üzerindeki özgürlüğümüzü kazanıp labirentin içinden çıkabilir miyiz?

Özgürlüğe giden yolda direniş mekanlarının üretilebilme imkanı yani Hegel’in öne sürdüğü mimarlığın sosyal fonksiyonu gerçekten onun fonksiyonsuzluğundan mı geliyor?

Buse Özçelik

Referanslar

Tschumi, B., ”The Architectural Paradox”

Tschumi, B., ”Questions of Space”

Grosz, E., ”The Future of Space: Toward and Architecture of Invention”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: