Evini Aldatan Dişi Kuşlar

Yuvayı dişi kuşun yaptığı söylenir. Çok karmaşık gözükmeyen bu söz ile ev kadınsız olmaz, demek isteniyor olabilir. Evi yuvaya dönüştüren kadındır, kadınlı ev daha çok evdir, deniyor olabilir. Kadına olumsuz bir nitelik yükleyen bir söz gibi gelmiyor kulağa. Fakat gene de biraz şüphecilikte fayda var. Bu yuva kimin yuvası? Kim için yuva yapıyor kadınlar? Beraber yaşadıkları kişiler, aileleri için mi, evin dışındakiler için mi? Kendileri için olsa böyle bir ifade hiç üretilmemiş olurdu herhalde.

Öncelikle herkes, kadınlar da erkekler de, birinin evinde başlar hayata. Yani herkes kendinden önce kurgulanmış bir düzenin içinde büyür. Bu sanırım sadece buralarda değil, her yerde böyle. Ve tanımlı bir durumun güvenliği çocukken iyi gelse de büyüdükçe işler değişir. Erkek çocuklar bir noktada evden kopar, kadın çocuklar ise kopamaz. Mümkün olan en kolay kopuş kuracağı ailenin evine gitmek şeklinde gerçekleşebilir.

Dişiler evi yapar, derken dört duvarı inşa etmekten bahsetmiyor kimse. Zaten ev ve yuva kavramları arasındaki farklılık da bunu işaret ediyor. Çünkü, fiziksel yapıyı yapmak değil kadınlara atfedilen. Onlara atfedilen, gene eril bir kalem tarafından çizilmiş evin içindeki yaşantıyı, bir de belki çiçekleri, börtü böceği ve eşyayı kurgulamak. Evi yuvaya çevirmek. Kurmaca, hatta kaba bir ifadeyle aldatmaca kadınların işi. Gerçeklik ise gene erkeklerden soruluyor.

Bu noktada Pippi Uzunçorap iyi bir örnek olarak imdada koşar. Pippi ailesiz bir küçük kızdır. Haylazdır, güçlüdür, bağımsızdır. Evini bir maymun ve bir atla paylaşır. Onu bir Çocuk Evi’ne yerleştirmek istediklerinde, kendi evinde büyük biri olmadığına göre, evinin bir çocuk evi olduğunu söyler hemen. Bu kurmaca gücünü biraz da absürtlüğünden alır. Çünkü Pippi gibi muzır erkek çocuk karakterler bolcadır, fakat akla ilk gelen, Cédric, Pıtırcık, Bart Simpson gibi örneklerin hepsi aileleriyle yaşarken maceradan maceraya koşarlar. Pippi’nin heyecan verici ve çelişkili olmasının nedeni, “kız başına” ebeveynsiz yaşaması, bir evi çekip çevirmesi, canı çektiğinde bir anda yüzlerce kurabiye pişirmesi gibi çılgınlıklara açık olmasıdır. Pippi kurmacasındaki cazibe ve ikna edicilik, kötü çocuklara sopa atacak cesareti ve atını sırtında taşıyacak fiziksel gücü ile beraber bir anne gibi kurabiye de yapa bir karakter olmasıyla sağlanır. Pippi yalnızca küçük bir kız olamaz, aynı anda pek çok şey olmalıdır ki onu sevip hikayesine inanalım.

“Kendine ait bir oda”sı olan belki de ilk roman karakteri, Küçük Kadınlar’ın Jo’sudur. Küçük Kadınlar kızlara yazılmıştır. Fakat evcimenlikten, aile kurumundan ziyade özgürlüğü yücelten bir hikayedir. 1800’lerin İngiltere’sinde ikinci cildinin “Good Wives” (“İyi Eşler”) ismiyle yayımlanmış olması ise yazarın değil yayımcının tercihidir. Dört kız kardeşten ikincisi Jo March, tavan arasındaki odasında, kadınlardan beklenenden farklı olarak, romanlarla ve yazmakla, kısaca kurmacayla, meşguldür. Kadın yazar Louisa May Alcott, ‘başka bir kadın’ fikrini gene okuyan ve yazan bir kadın karakter üzerinden oluşturur. Jo’yu özgürleştiren ve farklılaştıran da kurmacadır. Sahip olduğu oda ve kurmaca onu, evin, dolayısıyla da toplumun, geri kalanının zorunluluklarından kurtarır. Jo’nun kurmacaya sıkı sıkıya bağlı olması dışında, odasının tavanarasında, diğer tüm odalardan daha izole bir mekanda yer alması da dikkate değerdir. Böyle bir mesafe kurmacanın gücüne rağmen gerekli görülmüştür.

Virginia Woolf’un umutla belirttiği gibi; kurmacanın doğrulardan çok gerçekleri içeriyor olması olasıdır. (1) Bu durumda doğru (truth) erkeklerin konusuyken, gerçek (fact) kadınlarındır. Peki evin gerçekliği konusu neleri içerir? Ev ne kadar gerçek olabilir? Gerçekten evde olmak mümkün müdür? Yoksa gidilecek hep daha çok ev olacak bir yer mi var insanın aklında, kadının aklında? İnsanın ilk evi bile ev halkının, dünyanın geri kalanının karşısına kurduğu bir sahne değil midir? Kişi evini kendisi kadar başkaları için de mi kurar? Ev yalnız mı olmalıdır, kalabalık mı? Tek kişilik evler ile çok çocuklu aile evleri, öğrenci evleri, ev-ofisler birbiriyle aynı kabul edilebilir mi? Bu evler arasında biri diğerlerinden daha gerçek ev midir? Birden çok evi olabilir mi insanın, farklı sokaklarda, farklı şehirlerde? Yoksa o evlerden biri daha mı sahicidir? Evden gitmek, başka bir eve mi gitmektir, veya evsizleşmek midir? Ev, fiziksel varlığıyla da metafor olarak da bir çıkış noktası mıdır, yoksa aksine varılacak bir yer midir? Bu son soru hem klişeleşmiştir hem de ne denirse denilsin, her ikisidir de, eş zamanlı olarak ve farklı zamanlarda.

Bu soruyu bu şekilde eleyerek, evin arzulanan bir nesne haline geldiğini kabul etmek, kadınların ve erkeklerin arzularına ne ölçüde sahip çıktığı sorusunu gündeme getirir. Nilüfer Talu, evin ulaşılamaz arzu nesnesine dönüşmesinin neticesini şu şekilde özetler : “(Ev) Hayallerimizi kurduğumuz yerden, hayalini kurduğumuz ulaşılmaz nesneye dönüşür.” (2) Evde hayal kuramamak veya evin kişinin hayallerinin tamamını işgal etmesi hüzünlü değil midir? Buna karşılık, Kurt Schwitters’ın çok konuşulan Merzbau projesi Jaleh Mansoor tarafından “Desiring House” (arzulu ev) olarak tanımlanmıştır. (3) Bu ifadeyi Mansoor, Deleuze ve Guattari’nin “production désirante” (arzulu üretim) teriminden devşirmiştir. Buna göre arzu, eksikliğe bağlı hayali bir kuvvet değil, üretken bir kuvvettir. Schwitters da Merzbau’yu yaşadığı yerlerde sürekli olarak tekrar tekrar üretme, parçalama, ekleme ve çıkarma arzusuyla gerçekleştirmiştir. Bu nedenle Merzbau her gün değişen bir mekansallık kaynağıdır. Merzbau’yu proje kelimesiyle karşılamak çok mümkün değildir. Çünkü o öngörülebilen bir üretim değildir. Richter’in de belirttiği gibi, Shwitters ve arkadaşlarının yaşantılarının belgelendiği düzensiz kovuklar ve kubbeler ve sütunlardan oluşur. (4) Bu işin üretimi Shwitters’ın kolaj tekniğini de yansıtır. Shwitters sürekli olarak resimlerini birbirine ekleyerek ve bir şeyleri çıkararak çalışır. Bu bir akıştır ve akışın içinde kopukluklar vardır. Doğasında var olan bu akış ve kopukluklar içinde süreci ürettiği ve süreci belgelediği için evi, arzulu bir ev olarak tanımlanmıştır.

Sürekli olarak dönüşen ev fikri aslında gündelik hayatta farklı bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Reklamlar ve dekorasyon dergileri, evdeki mobilyaların, eşyaların, duvar boyalarının, döşemelerin ve mümkünse doğramaların, ıslak hacimlerin dahi sürekli olarak yenilenmesi gerektiği fikrini aşılar. Bu dergilerin büyüsündeki kadınlar parasal imkanlara sahiplerse, genç bir mimardan daha çok şantiye görmüş olabilirler. Tekrar tekrar kırdırıp yaptırdıkları banyo ve mutfakları, bir kaç yıl geçmeden değiştirdikleri mobilyaları ile piyasaya hakimdirler. Çok meşguldürler, çünkü evdeki işlerin biri bitse diğeri başlar. Parasal imkanı sınırlı olanlar için de kendileri yapabilecekleri basit ama önemli pek çok düzenleme önerisi gene bu dergilerde bulunabilir. Fakat hiç birşey değişmez. Bir arzuya kavuşmak ile yenisinin zihinde belirmesi eşzamanlıdır denebilir. Bu demode olma korkusu içinde sürekli olarak evini yenileme hali kadınların “gerçek” ile olan meselesini çözmekten uzaktır. Arzulanan hedefe erişme dürtüsüyle, kişi içinde yaşanılan akışa bağımlı hale gelse de ne ev değişir, ne de kendisi. Bu sürekli değişen fakat dönüşmeyen evler için kaynaklar pek çoktur: IKEA katalogları, dekorasyon dergileri, ev tekstili mağazaları vb.

Schwitters örneği ise arzunun çıktıya değil, sürece ait olabileceğini kanıtlar. O, bir ev arzuladığı için bunu üretmemiştir. Neye sahip olacağını bilmemeyi göze alarak üretmiştir. O arzusunu üretmeye saklamıştır. Her gün değişen, ve tekrar tekrar elde etmek istenecek bir evi üretmek arzunun kendisi haline gelmiştir.

Bu okumalar şöyle iyimser bir noktada örtüşebilir; dişi kuşlar, hayalini kurduğumuz değil hayal kurmalarına imkan verecek mekanlar yaratmak ile kurtulabilirler. Evi hayalini kurmadığımız nesne olarak tanımlamak, onu da evin sakinini de özgürleştirebilir. Çünkü “evin tamamlanma hali” ortadan kalkmış olur. Fakat çelişkiler bitmez. Nihayetinde arzulanacak yeni doğrular(burada doğru kelimesi, somutluk içerir) bulmak gerekecektir. Ve bu da çok zahmetli bir iştir. Bu noktada Jo March’ın kitaplara olan tutkusu ya da Kurt Schwitters’ın sürekli üzerine çalıştığı evi, kurmaca ile kendi evini inşa etmenin başarılı yöntemleri olarak görülebilir.

Dikkat çekici bir diğer örnek başkaları için mekânlar üreten eden bir kadının, Zaha Hadid’in, Londra’daki evini kendi işlerinin bir vitrini gibi tasarlamış olmasıdır. Bitirme projesi için yaptığı resimlerden biri kocaman bir duvarı kaplamaktadır. Evin çeşitli yerlerinde ürettiği binalar için tasarladığı parametrik formlarda nesneler yerleştirilmiştir. Mimarlık yapan en ünlü kadın evini kendi işleriyle donatmıştır. Erkek mimarların evlerinde buna benzer bir tavır görmek çok da olası değildir. Zaha Hadid de kendi evini kurmaca aracılığıyla aldatmak için işlerini sürekli göz önünde tutmak istemiş olabilir mi? Başarılı, ünlü ve üretken kadının bu sıfatlarını evine sokması, kaygan zeminde tutunma çabası olarak görülebilir mi? Evde annelik yapma, yemek pişirme ya da televizyon karşısında uyuma gibi sıradan gündelik meselelere gömülmek bunca başarı ve şöhrete sahip kadın için sonra lüks haline gelir. Zihnini ya da mesleğini evinde de sergileme durumundadır. Belki tavan arasındaki odasını kendi zihninin mekânına, kütüphanesine dönüştürmek, kendini ortaya koymak, işlerinden kopuk kalmamak gibi ihtiyaçlarına bu yolla cevap verdiği düşünülebilir. Herhangi bir mimarın tasarladığı eşyalar arasında yaşadığı takdirde, tüm profesyonel ve kamusal varlığı zedelenebilir. Guy Debord, ürününden ayrılan kişinin giderek daha güçlü bi şekilde kendi dünyasının tüm detaylarını üreteceğini ve dolayısıyla dünyasından uzaklaşacağını belirtmiştir. Kişinin yaşantısı ne kadar çok işi haline gelmişse, kendisi yaşantısından o ölçüde kopuktur diye ekler. (5) Belki Sosyete Toplumu’nda bahsettiği bu yanılsama da evini işiyle dekore etmenin bir açıklaması sayılabilir. Her ayrıntısına hakim olmak isterken hayatın kendisinden uzaklaşırız. Özellikle de başarılı kadının hata yapma şansı azdır, o yüzden tüm ayrıntıları güvenle tasarlar. Bu kadının her durumda en çok hakim olduğu mekanda ise bu şekilde açığa çıkar.

Bülent Somay, Leonard Cohen’in Famous Blue Raincoat şarkısını okuduğu metninde, kadınların sevgilileriyle gerçekten tercih ederek beraber olmalarının imkansız olduğunu çok güzel açıklar. Buna göre erkekler kadınlarını seçmiştir. Erkeklerin onların gözlerinde zaman zaman anlam veremedikleri bir hüzün gördüklerini, bu hüznün nedenini açıklamanın imkansızlığı sezdikleri için de bu konuyu kurcalamadıklarını söyler. Akılda hep “ben bu kişiye mahkum muyum?” sorusu vardır. O hüznü alıp götürecek tek nedenin başka bir erkekle kurulacak ilişki olacağını da “acımasızca” ekler. (6) Flaubert’in Emma Bovary’si kocasını aldattığı bir gün eve döndüğünde aynada kendine bakar, gözlerinin hiç bir zaman böyle büyük ve kara ve derin olmadığını düşünür. Muhtemelen gördüğü aslında hüznün yokluğudur. (7) Madame Bovary’nin aldatma sonrası yaşadığı ergen neşe ise özgürlük duygusu olabilir.

Kadının ev ile ilişkisini bir tür sevgililik gibi görmek, evleri tarafından tercih edildikleri sonucunu getirir. Kadın aklında her zaman benim seçeceğim, yapacağım, yaratacağım daha başka bir ev olabilirdi sorusu kalacaktır. Bu demek değildir ki, kadın evini sevmez. Gerçekten çekip gidemeyecek kadar sevdiği ev için mevcuttur bu çelişkili durum. Bu durumda sıkışıp kalmak yerine, oldukça kişisel yöntemler ile ideal ev fikrini yıkmak, sürekli yaşanan ve yaşayan bir ev kurgulamak için kurmacaya sığınmak üzerine düşünmeye değer gibi geliyor. Kurmacayı hazır bularak veya yazarak evini yaşayan kadınların geliştireceği kişisel aldatma şekilleri üzerine düşünmek bir gün hem evi hem de içindekileri özgürleştirebilir.

“If you ever come by here, for Jane or for me
Well your enemy is sleeping, and his woman is free.
Yes, and thanks, for the trouble you took from her eyes
I thought it was there for good so I never tried.
And Jane came by with a lock of your hair
She said that you gave it to her
That night that you planned to go clear”
Famous Blue Raincoat – Leonard Cohen

Ayşe Hilal Menlioğlu

REFERANSLAR

(1) Woolf V., (1929), A Room of One’s Own, eBooks of Adelaide, ch. 1

(2) Talu N. (2012, Mart). Bir Arzu Nesnesi Olarak Ev. eSkop, sayı 2

(3) Mansoor, J. (2002). Kurt Schwitters’ Merzbau: The Desiring House. The Invisible Culture An Electronical Journal for Visual Culture, vol.4 Erişim tarihi: 16.05.2015 https://www.rochester.edu/in_visible_culture/Issue4-IVC/Mansoor.html#fn37

(4) Somay B., (2000) Şarkı Okuma Kitabı, Metis Yayınları, sf. 69-70

(5) Debord G., (1992) Société du Spectacle, Editions Gallimard, 32

(6) Flaubert G., (1972) Madame Bovary, Varlık Yayınları, çev. Tahsin Yücel

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: