Teknoloji ve Doğa Bağlamında Gece ve Evin Gece Hali

 

“İnsanlığın çoğu için esas zaman, gece vakti olmuştur: mütevazı olsa da günlük hayatın zorlamalarından ve kaygılarından kıymetli tutulan özgürlüklerin, süreksiz ama düzenli zamanı.”

Bryan D. Palmer, Karanlığın Kültürleri

 

 

Teknoloji ve Doğa Bağlamında Gece ve Evin Gece Hali

 

İnsanın doğayı kontrol altına alma isteğinin ve pratiğinin had safhada olduğu bir dönemdeyiz. Yapılı çevremiz kişinin, toplumların, otoritelerini tanımladıkları büyüklü küçüklü doğa parçalarından oluşuyor. Aslında günümüzde zaman değerlendirme yetkimiz üzerinden, seçtiğimiz mekanlar ve bunların değerlendirilme yöntemi değişiyor diyebiliriz. Öyleyse yapılan bu tanımlamaların bir kutuplaşma yarattığından söz edilebilir mi? Bu üretilen ve seçilen üzerinden ortaya çıkan düzen üzerine düşünürken, Koolhaas’ın Junkspace tanımına bakmak faydalı olacaktır. Koolhaas evreni kirleten insan döküntülerine space-junk* derken; insanların dünyaya bıraktığı kalıntıyı da Junk-Space diye adlandırır. Sonrasında da modernizasyonun yapılı ürününün modern mimarlık değil, Junkspace olduğunu ifade eder(Koolhaas, 2002). Böyle bir ikilik üzerinden modern yaşama ve dinamiklerine bakmak, parçaları birleştirmemizde bir nebze kolaylık sağlayabilir: ürettiğimiz ve kullandığımız her mekanın ve her şeyin oluşturduğu düzene göre yaşıyor olmak, bu düzenin tanımladığı negatif alana göre de yaşıyor olmayı gerektirir.

İnsan üretimi ve kullanımı bir uçtaysa, bunların tanımladığı bir negatif alan da değerlendirilemeyen, değerlendirilmeyen ve hatta değerlendirilmesi akıllarımızın ucundan bile geçmeyenlerden oluşuyor diyebiliriz. Kullanım ve deneyim için gerekli görülen araçların kendi çerçevelerini oluşturduğu, sadece çerçeveleri seçebilmemize imkan tanınan bir düzende – modern gündelik yaşamda -üretimin/çalışmanın tanımladığı zamanın negatifinin eğlencenin/dinlencenin zamanı haline gelmesi pekala normal karşılanabilir. Gece eğlenceleri, gece seansları, gece kulüplerinin karşısında, gece vardiyaları – üretim durmasın – kullanımın kendisindense, “kullanılan”ın alanına daha uygun görünüyor; kullanımın kendini gösterecek şekilde kodlanmasından, ve kullanılmayanın gözlerden uzakta kalmasından da anlaşılabileceği üzere… Burada aslında zamansal bir koşullandırmayla geceye atfedilen işlevler ve mekanların olduğu görülebilse de, bunların sürdürülebilmesi için bulandırılan şey zamanın ta kendisidir. Sonuçta kullanıcı, kullanılana ihtiyaç duyuyordur ve “kullanılan”ın, ihtiyaç karşılayabilmesi için gecenin modern yaşam dahilinde tanımlanan sınırların içinde kalmaması gerekmektedir; geceleyin eğlenmemelidir, dinlenmemelidir. Gündüzden taşan üretim, eğlencenin sahne arkasında koşuşturmaya hazır olmalıdır. Böyle bir anlayışla, sekteye uğramadan işlemesi öngörülen bu düzen, ancak teknoloji aracılığıyla koşullar uygunlaştırıldığı sürece etkinliğini koruyabilir. Bu noktada Koolhaas’a tekrar dönersek, koşulları uygunlaştırılan(conditioned) mekanın, koşula bağlı(conditional) mekana evrildiğini; koşula bağlı mekanın da eninde sonunda Junkspace’e dönüştüğünü belirttiğini görürüz(Koolhaas,2002). Daha fazla üretim ve daha fazla

* space: mekan, boşluk, uzay.

junk: ıvır zıvır, çöp.

boozetown - temsil

İmaj 1 – Boozetown / Mel Johnson (1952)

tüketimin düzenine dahil olan gece de, buna uygun programlanır hale gelir. Örneğin, Mel Johnson’ın 1952’de sunduğu Boozetown önerisi, bu programlanma üzerinden yapılan bir programlama olarak görülebilir. Alkol tüketimi kültürü üzerinde temellenip; barların, kulüplerin, içki dükkanlarının hiç kapanmayacağının öngörüldüğü bir dinlence/eğlence yeri olarak 1952’de planlanmış. Hayata geçirilememiş olsa da, projenin temsilinin bu noktada önemli olduğunu düşünüyorum. Posterde her saatin “happy hour” olarak geçeceği yazıyla ifade edilirken, yerin görsel temsili belirli bir zaman dilimini gösterecek şekilde planlanmış. Alkol tüketiminin geceyle ilişkilendirilmesi, kendini planlanan mekanın temsilinde de gösteriyor. Gece alkol tüketilmeli ya da alkol gece tüketilmeli; öyle ki, hava henüz kararmamışken tüketiliyorsa, dilde “day drinking”   gibi bir ayrım yapma ihtiyacı bile hissediliyor. Üretilen gece-içki özdeşliğinin dilde ayrıca belirtilmesi gerekli görülmezken, bu düzenin dışında bir tüketim-zaman eşleşmesi gerçekleştiğinde yine dil aracılığıyla başka bir kalıba sokuluyor. Öte yandan gecenin koşulları, teknolojiyle uygun hale getirilmemiş olsaydı, böyle ilişkilerin başından kurulması ihtimaller dahilinde görünmüyor. Teknolojinin yardımıyla, dolayısıyla teknolojiye göre yaşanan modern toplumda, gündelik yaşamın dayatmalarından kaçılması durumunda ev ve özellikle de geceleyin ev, tanımladığı alan üzerinden önem kazanıyor. Peki bu evde ne kadar özgürüz?

Teknolojinin gelişimiyle “değerlendirilebilme” olanakları artmış evin gece hali, gündüz halinin görece daha az aydınlık ve sessiz bir versiyonu haline gelmiştir; birbirlerinden net bir şekilde ayrıldıkları doğal döngünün sınırları, teknoloji yardımıyla yine kısmen bulanıklaştırılmıştır. Bu noktada konuya doğa ve doğanın tanımladığı gece üzerinden bakmakta fayda var. Mary Shelley’nin Frankenstein’ını incelerken Palmer, teknolojinin eril ve doğanın dişi olarak nitelendirilmesi üzerinden yapılan “erkeğin erkek yaratma çabası”nın sorgulanmasından ve istenmeyen sonuçlarından bahseder(Palmer, 2011). Doğurganlık özelliğine doğuştan sahip olamayan erkek birey, buna yine eril olan teknolojinin yardımıyla ulaşmaya çalışmış, ancak elde ettiği sonuç topluluk içine çıkamayacak nitelikte bir yaratık olmuştur. Bu bir nevi bir koşul düzenleme(conditioning) çabası olarak görülürse, durumun koşulluluğa dönüşmesi de yaratığın kendisi olur. İnsan, bu müdahalesiyle ürettiği yeni düzenle beraber yaşamak zorunda kalmıştır. Benzer şekilde doğanın tanımladığı gecenin -doğal gece- gündüzleştirilmesi de feminene yapılan maskülen bir müdahale olarak görülebilir. Burada bu sefer gündüzleştirme olarak belirtilen, sadece aydınlık süresinin artırılması değil, gündelik yaşama ait aktivitelerin – ya da fragmanların- yine teknoloji sayesinde geceye taşınmasıdır.

Gündüzü uzatmanın ve doğal kısıtları yüzünden kullanıma elverişli olmayan geceyi evcilleştirmenin, çekici bir yanı vardır diyebiliriz; ev içindeki düzenimiz neredeyse bozulmadan –uyku saatleri hariç- bir kullanım alanı yaratılıyordur. Bu çekicilik, baştan çıkarmanın ilk adımıdır diyebilir miyiz? Baudrillard, baştan çıkarma eyleminin doğanın düzeninin değil, insan yapımının bir ürünü olduğunu belirterek, sembol ve ritüellerden temellendiğini söyler(Baudrillard, 2001) Görüyoruz ki, gerçekten de gündüzün ritüellerini, eylemsel ya da görsel olarak, geceye ve daha da önemlisi evimizin gece haline taşıma düşüncesiyle baştan çıkarılmışızdır. Bunun arkasında yatan neden gecenin karanlığının yokmuş, ya da işe yaramaz bir şeymiş gibi gösterilmesi olabilir mi? Baudrillard’a tekrar danışmamız gerekiyor:

“Cinselliği maskülen olarak temellendiren geleneğin aynısı, baştan çıkarmanın egemenliğinin de özünde feminen olduğunu söyler. Önemli olan nokta ise bu çeşit bir egemenlik durumunun her zaman var olmuş olduğudur; femineni, sanki bir hiçmiş, hiç “üretilmemiş”, hiç üretildiği yerde bulunamayan bir şekilde tarif eder.” (Baudrillard, 2001)

Gecenin feminen olarak ele alınabileceğinden bahsetmiştim. Bu bağlamda Baudrillard’ın söylediği tekrar düşünülürse aslında yapılan şu değil midir: Teknolojiyle ve koşul uygunlaştırmayla bütünleşen ritüellerin tanımladığı eril alan, bu alan oluşturulmadan önce bir hiçmiş gibi davranılan geceye taşıyor. Bunu da kendi içinde meşru kılmak için, gecenin, teknolojiyi baştan çıkararak içeri davet ettiği ima ediliyor – çünkü aydınlık olmadığı takdirde gece gerçekten de bir hiç olarak görülüyor. Böylelikle lambalar, televizyonlar, bilgisayarlar, cep telefonları; hepsi birer ritüel malzemesi haline geliyor. Bu baştan çıkarma yalanına alet olmanın bedelini de, bu ritüel araçlarının ev içinde varlığına-yokluğuna ve konumuna göre kendimizi ayarlamak zorunda olmakla öderiz. Örneğin gündüzleri çalışıp, gece eve geldiğinde televizyon izleyen biri, gecesinin büyük bir bölümünü evin tek bir parçasına adamış olur. Salonunun en sevdiği köşesinde, lambanın yanında kitabını okumayı seven biri ise lambasının bozulmamasına ya da bulundurduğu yedek ampullere güvenmek durumdadır; aksi takdirde bu ritüeli başka bir zaman veya mekanda gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla gecenin bahşettiği özgürlük, teknolojinin kısıtlarıyla beraber yine koşullandırılmış bir özgürlük durumuna dönüşmüş olur. Çünkü kuralsız ve karmaşık kabul edilen doğal gecenin içinde tanımlanmış bir teknoloji vardır, ve bireyin bütün eylem-mekan deneyimi bunun kuralları üzerinden koşullandırılır. Öyleyse doğal gece, bu kurallar dahilinde, sunulabilir bir hale getirilmiştir denebilir.

Bu koşulların pozitif-negatif ilişkisi dahilinde, sunulabilir hale getirilen ve getirilmeye devam da edilen başka bir doğal mağdur üzerinden duruma tekrar bakmak faydalı olabilir. Yer(ground) ile insanın ilişkisini irdelediği yazısında  Robin Dripps, yerin her daim değişime tabi bir yapısı olduğunu belirtiyor ve insanlar tarafından yapılan “site”(mevki, alan) tanımının kısıtlayıcı ve kontrol etmeye yönelik bir amacı olduğunu söylüyor(Dripps, 2005). Geceleri de böyle alanlarımız olduğundan bahsetmiştim; kablolar nereyeyse biz de oraya! Bundan bahsettikten sonra Dripps, figür ile yeri, birbirinin tamamlayıcısı olarak göstermeyi amaçlayarak yola çıkan figure-ground çizimlerinden bahsediyor.

figure ground

                                                                                İmaj 2 – Figure-Ground çizimi

Ancak burada da, bahsedilen temsilin genellikle beyaz kağıt üzerine yapılmasından kaynaklanan bir karakter kaybı durumu olduğunu söylüyor(Dripps, 2005); insan yapımı burada da kendisini ve çevresini koşullandıran olarak temsil edilmiş oluyor. Bu figür-yer ilişkisi ve alan-yer ikiliği üzerinden, biraz –belki de fazlaca- doğrudan bir yaklaşımla, evin dışarıdan gece ve gündüz görünümü de tartışılabilir mi? Louis Kahn’ın Esherick House’unun neredeyse aynı açıdan çekilmiş bir gündüz bir de gece fotoğrafını – düzlem muamelesi yapmak üzere – ele alalım.

louis kahn

İmaj 3 – Esherick House / Louis Kahn: (yukarıda) evin gündüz ve gece görünüşü – (aşağıda) gündüz ve gece ışıkla tanımlama

Elimizde basitleştirilmiş iki düzlem var; evin bu iki halinin figure-ground çiziminin özelliklerini yansıtabilecek şekilde sadeleştirilmiş ve dengelerin tersine çevrilmiş durumlarını gösteren iki düzlem. Işığı koyu, karanlığı açık gösterdiğimizde ne değişiyor, ne ifade ediyor; evin kendisi ve çevresiyle ilgili ne söylüyor?

Gündüz durumunda siyah da beyaz da, insan yapımına dokunmalarına rağmen; net sınırların ve aralarındaki kontrastın durumu tartışmaya açık görünüyor. Tartışmaya açık, çünkü aslında öyle ya da böyle, cephelerinde saydam noktalar barındıran bir ev, gün içinde bu noktaların güneşle bir araya geldiği her an programlanıyordur. Ancak evin gece durumunda; arkaplanla bir olacak derecede açılmış bir beyaz görünüyor. Tıpkı haritada “yer”in durumu gibi, siyah; beyazın karakterini hiçleştirmiş ve kendi alanını tanımlamanın derdine düşmüştür. Gündüz güneşle beraber çalışan saydamlıkların zamanı artık durmuştur. Sabit bir ışık, sabit çerçevelerden, sabit bir mesaj verir hale gelmiştir; “burada insan olması muhtemel”. Olasılıklarla konuşmak daha uygun olur bu durumda sanırım, çünkü ne gece ne de gündüz temsillerinde, evin içinde –fotoğraf çekildiği anda- hayat olup olmadığına dair ipuçları yakalayamıyoruz. Gündüz halinde ev içinde bir koşul uygunlaştırma durumu varsa bile, kendini yapay ışıkla göstermiyor; ancak gece halinin koşul uygunlaştırma aracı olan ışık, aynı zamanda verdiği bu “içeride insan olabilme ihtimali” mesajıyla koşullandıran durumuna da dönüşüyor. Artık nerede, kimlerin olabileceğini, nelerin yapılabileceğini dikte eden ışık; aynı zamanda bu yolla nerede, kimlerin olamayacağını ve nelerin yapılamayacağını da dikte eder hale de gelmiş oluyor. Böylelikle gündüzün ritüelleri devam edebilsin diye yapılan bu düzenleme, gerçekten de gecenin ve karanlığın, yerle aynı kaderi paylaşmasına neden oluyor gibi; doğanın karmaşık, kendi içinde farklı birçok olasılık barındırabilecek başka bir boyutunun daha, üstüne kafa yorulmamış oluyor. Ortaya çıkan bu yapay geceye has ritüellerse, geceye ait ve teknolojiye borçlu olma durumu arasında sıkışıp kalarak varlıklarını sürdürüyorlar – tıpkı Frankenstein’ın canavarı gibi.

Doğal gecenin dişiliği üzerinden yola çıkıldığında, çıplak gece ve nü gece ayrımını görebilir miyiz? Berger çıplaklığın kendini olduğu gibi gösterdiğini, nünün ise başkaları tarafından sergilendiğini söyleyerek, nünün çıplak olamamaya mahkum edildiğini belirtir(Berger, 2010). Aslında bütün gerçekliğiyle hayatımızda, evlerimizde olabilecek geceyi giydirme ihtiyacı hissettiğimiz açık; teknoloji çıplak geceyi nü gece haline getirmiştir. Peki buradaki sergilenme durumundan yola çıkıldığında, Diana Agrest’in “Wife in the kitchen. Whore in the street.”(Mutfakta hanım. Sokakta fahişe.)(Agrest, 2003) sözü bütün bunların neresinde kalıyor? Bir tarafta kadının evin içinde, evli olma durumu üzerinden kendini sadece bu bağlamda sergileme durumu varken; diğer tarafta fahişe, sokakta kendini istekli olan-olmayan herkes için sergiliyordur. Farklı bağlamlarda gerçekleşen bu iki sergilenme durumu, mekan(kamuya açık olup olmama durumuyla olsa gerek) ile ayrılır. Evdeyken teknoloji yoluyla gündüz ritüelleri tekrarlanabilen gece, sokağa çıktığında aynı teknolojiyle ne kadar aydınlatılırsa aydınlatılsın yine tehlikeli ve tekinsiz olarak görülüyor. Yine kuralların belirlediği şekilde gerçek anlamda “ev”cilleştirilen gece; evli olmayan, evde olmayan, ev olmayanın dışında kalıp, bir otorite tercihi olarak varlığını sürdürebiliyor. Bu, tanımlanan düzenin her şeyi bilme, neyin nerede olduğuna her zaman hakim olma takıntısından kaynaklanıyor diyebiliriz; öyle ki yarattığı düzenin kullanıcılarına aynı anda bir yer, bir de kimlik etiketi yapıştırabiliyor. Sharpe, 19.yy Avrupa’sından bahsederken, Londra ve Paris’te, (sokaktaki) gaz lambalarının fuhuşla bağdaştırılıyor olduğunu söyler(Sharpe, 2008). Eğer sokak lambalarını, karanlığın içinde aydınlatılan stratejik noktalar olarak düşünürsek, kendini herkese sergilemek isteyen birinin seçebileceği noktalardır. Ancak, denetim amacıyla tanımlanan bu küçük alanların, aynı zamanda denetim gerektiren noktalar olarak da tanımlanmaları da mantıksız değil mi? Eve hapsetmesi kolay olan Frankenstein’ın canavarı, bu sefer sokakta yaratılıyor; durum böyle olunca da yaratılana iliştirilen aşağılayıcı etiketler, sorumluluğun otoriteye değil de, canavarın kendisine ait olduğunu kendi içinde doğrulayan bir sisteme dönüşüyor. Ancak burada yaratılan canavar sadece gece ve teknolojinin birleşmesiyle yaratılmıyordur; gece, teknoloji, sokak, ve kadının birleşmesidir bu sefer canavarı yaratan. Evde kalmayı reddediyorsa, tartaklanmayı hak ediyor demektir. Burada yine bir koşullandırma görülebilir mi; Gece evde olan kadın pozitif tutulursa, evinde olmayan bütün kadınlar negatif alanda kalıyor. Burada aslında bu koşullandırmanın sekteye uğraması durumu da söz konusu olabilir. Evin içinde uygunlaştırılabilen bir alan var, bu yüzden “tercih etme koşulu” geliyor. Ancak sokakta geceleyin, tam anlamıyla bir uygunlaştırma mümkün olmadığı için, koşullandırma da yine ister istemez evin koşulları üzerinden yapılmış olmuyor mu? Esherick House örneğindeki “içeride hayat olabilir/dışarıda yok” kutuplaşması bu sefer kadın üzerinden “içerideki iyi/dışarıdaki kötü”ye dönüşmüş oluyor.

Aslında kutupları, ve bu kutuplar üzerinden sorunları yaratanlar da burada insanın doğayı tanımlama çabasıymış gibi görünüyor. Gece-gündüz döngüleri, figür-yer ilişkileri, cinsiyet etiketleri, kullanılan-kullanılmayan/kullanılamayan; hepsi bu büyük, insan merkezli düzenin, benzer nitelikteki parçaları haline geliyor. Mekanın üretimi, eylemler ve şeyler üzerinden tüketimi, doğanın sunduğu – silinmeye hazır bir taslak olarak algılanan – düzenin üzerine yerleştirilmeye çalışılırken, teknolojinin, insanlığın sorunlarını bir şekilde belirleyip, belirlettiği ortada. Bu yüzden bahsettiklerimi toparlamak yerine, John Cage’in aşağıdaki sözlerini yazı sonrası düşüncelere yansıtmayı deneyebiliriz:                                                                                                                                    .

“Boş mekan, ya da boş zaman diye bir şey yoktur. Her zaman görülecek, duyulacak bir şey vardır. Aslına bakılırsa, sessizliği sağlamayı ne kadar denesek de, beceremeyiz.” 

                                                                                                                                                                                 John Cage, Silence

Emre Gökdel

Kaynaklar

  • Palmer, Bryan D., (2011) Karanlığın Kültürleri, Ayrıntı Yayınları, s.174.
  • Koolhaas, Rem., (2002) Junkspace, October, Vol. 100, Obsolescence. ss.175-176.
  • Baudrillard, J., (2001) Seduction, Ctheory Books, ss.2-8.
  • Dripps, R., (2005) Site Matters: Design Concepts, Histories, and Strategies 61-74
  • Berger, J., (2010) Görme Biçimleri, Metis Yayınları, s.54.
  • Agrest, D., (2003) Gender Space Architecture, Routledge Books, ss.366-367.
  • Sharpe, W. C., (2008) New York Nocturne: The City After Dark in Literature, Painting, and Photography, 1850–1950, Princeton University Press, s.24.
  • Cage, J., (1961) Silence, Wesleyan University Press, s.8.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: