eve dair:

Yaşamak iz bırakmak demektir… İç mekânda… Üzerlerinde gündelik kullanım nesnelerinin izlerini taşıyan sayısız örtü, astar, kılıf vardır. İkamet edenin izleri de mekâna nakşolur…

-Walter Benjamin

Ev kavramı üzerine yapılacak bu okuma içerisinde, “ev kavramı” iki temel tema altında incelenecektir, bunlar: “ait olma/evsizleşme” ve “evin ayrıntıları”dır.*

Evin varlığı mimarlığın her zaman ana konularından bir olmuştur. İnsanın barınma ihtiyacına temellenen bu yapı tarihsel bağlamda çeşitli evreler geçirmiştir. “Kendine ait olmayan oda” isimli denemesinde evin edebiyattaki yerine değinen Nurdan Gürbilek’in metninde, inceleme için seçilen romanların 70’li yıllara tarihlenmesini** yerel olarak köyden kente göç sonrasıyla ilişkilenmesi açısından okuyabilir ve evrensel bir kurucu mekanizma olarak 68’hareketi ile onun tüm alanlardaki akışlarından beslendiğinden bahsedebiliriz. Evsizleşme kavramına dair, Homi Bhabha ise bunu, post-kolonyal bir durum olarak görmekte ve eklemektedir: “yine de, tarihsel durum ve sosyal çelişkiler aralığında, kültür farklılıklarını gözeten ve rahatça işitilebilecek bir rezonans halidir.” Şüphesiz ki, bu durumun kapsayıcılığını bugünde duymak mümkündür. Studio-X’te yer alan, “İyi Niyet: Barışın Mimarisi ve Misafirperverlik Sözlüğü” sergisinde çatışma sonrası alanlarında üretilen örnekleri, barınma ve sosyal mekân üretimine dair beklentiler açısından değerlendirdiğimizde, çatışma ile eşzamanlı olarak üretimi önemlidir. Evsizleşmeye dair fiziki dünyadaki bu yeni karşılıkların ise, hala çeşitli yapı kuruculardan, mimarlardan, kent plancılarından beklendiğini ve bunun, idari mekanizmaların bu konudaki yetersizliklerine işaret olarak görülebileceği açıktır.

Diğer yandan, ister istemez her şeyi zamanla ilişkilendirmek mümkündür. Kendini bir eve ya da Gürbilek’in deyişiyle bir odaya ait hissetmeyen insanın motivasyonlarından birisi de geçicilik olabilir. Misafirliği ya da geçiciliği ortaya koyduğumuzda kendimizi bir yere ait hissetme halimizi de ölçmeye başlarız. Sözgelimi afet ya da çatışma sonrası bir ortamdaki barınma geçiciliği ya da kabul edilmiş ama içtepilerle onaylanmayan bir dahiliyet sorgulanmaya başlar. Bu yüzden evin ya da odanın dinamikleri sorgulanır. Mekânın keşfi de burada başlar. Mekâna dâhil olmak ne demektir? Bu keşif nasıl başlar? Salt bir dış dünya algısının derinlerinde yatan aidiyetin temeli nerededir? Herhalde bunu Vidler’in Renan Akman çevirisindeki ifadeyle açıklayabiliriz: “Mimarlık, 19.yüzyılın sonundan beri ruh bilimini uğraştıran, mekânla ilgili bütün korkuların ve fobilerin oluştuğu alandır.” Bu açıklamayla evsizlik kavramının içsel mekanizmalarımızda kurulduğunu söyleyebiliriz.

Bu içselliğin hemen karşısında durarak biçimlenen nosyon ise ayrıntılardan oluşan dışsallıktır. Evin ayrıntılarından bahsederken Edip Cansever’in sabahlar için kullandığı metaforik anlatımdan yararlanabiliriz: Şöyle söyler şair:

“Sonra pek kimse bilmez sanırım,

günlük yaşamanın tanımadığımız yerleri vardır

Ben işte tıraş makinamın fişini taktıktan sonra

Onu bir tahta masanın üzerine koyarım

Koyarım da, masanın üstündeki o sabah cızırtısı var ya

Sabahın ve günlük yaşamanın altındaki şeyleri eşeler

Bir süre bakarım

İşte bu yüzden denilebilir ki,

sabahlar yeni açılmış sinek kağıtları gibidir.

İnsanı ve onun bütün devinimlerini

Kendilerine yapıştırırlar

Ve sabahlar yapışkanlardır, her neyse…”

 

Sahiden de sabahlar gibi günlük yaşamın evde yer alan tüm ayrıntıları yapışkandır. Aslında Oğuz Atay’ın önermesindeki gibi neredeyse bir düşünme evi tasarlamak ihtiyacı bizi kuşatacak olur: Her şeyin konsantrasyon emiciliğinden hızlı bir kaçış! Ya da Mon Oncle’daki “Amca”nın -aslında Dayı”nın- eşya ve evin ayrıntılarıyla imtihanı için belki yine Atay’ın her şeyin cevabını içeren hayali, Hayat Bilgisi Ansiklopedisi işe yarayabilir. Barış Bıçakçı Sinek Isırıklarının Müellifi’ndeki Cemil karakterini de böyle bir detaylar ağında inşa eder. Bütün gün evde ruhsal söküklerle uğraşan Cemil’in, evi iplik parçaları ve kırpıklarıyla doldurduğunu, söyler; bizi, iki ucu bir araya getirilememiş hatıralar ve partallarla , yaşamanın bu ellidört metrekarelik küçük ev içinde de eksik kaldığına ikna eder. Anlatımına, Gürbilek’in de değindiği bir çelişki ile devam eder: “hayatta kalabilmek, gizliden gizliye özgürlüğe, ölümsüzlüğe inanmak için bu ayrıntıları görmek gerektiği”nden bahseder. Evden kaçış rüyalarının görülme ya da tasar mekânı yine evin kendisidir.

Bu çelişkiye rağmen ayrıntılar yorucudur ama gereklidir de. “Hazin toz battaniyeleri”, der Georges Bataille, “dünyevi meskenleri durmaksızın istila eder”. Celal Abdi Güzer ise “Ev’lenmek” isimli denemesinde eşi ile iki ayrı evin eşyaları ile oluşturdukları salonlarından bahseder ve komşularını salonun yeterince doldurulduğuna ikna edemediklerine dair bir anısını paylaşır. Oysa ev ve ayrıntıları oluşturan eşyalar bir anı nesnesidir de aynı zamanda. Evde kapladıkları yerin bir başka versiyonu da zihindeki yerleşimlerinde benzer şekillerde tekrarlanır. Eşyaların kendileri ve kullanıcılarıyla aralarında olan ilişkilerinin beyin yüzeyinde de bir alan kapladığını unutmamak gerekir. Evin “yaşamın canına okuyan ayrıntılar” içeren bir ev olmasından, yine Nurdan Gürbilek, “denetlenemez bir kütle” olarak bahseder. Evin sayısız bölümü vardır ve kontrol etmek güçleşir. Homi Bhabha buna dair kendimizden endişe etmemiz gerektiği anın bir yerde bulunduğumuz sırada değil, o yeri kontrol ettiğimiz esnada olduğundan bahseder. Reha Erdem’in şiirsel diliyle aktardığı “A ay” da kocaman bir konakta sayısız ve bakımsız odalar arasında yaşayan Yekta ve halalarının öyküsü anlatılır. Holdeki saatin sürekli bozuluşu ve tadilatlarla uğraşmak yerine evi terketmeyi öneren halaya Yekta’nın cevabı ilginçtir: “Koca ev, bırakılır mı hiç?” Erdem, evin bölümlerine yönelik övgüsünü “Korkuyorum Anne” filminde sürdürür ve karakterlere evin en beğendikleri bölümleri sebepleriyle söyletir.

Oysa evlerin barındırdığı ayrıntıya alan oluşturan alanları, bir araya gelişlerindeki biçim ve boyutlanışında antikiteden bu yana gözetilmesi insani ve hayati olan durum, soluk alınması için geniş tutulmuş olmasıdır. Buna ilave olarak “artık zorunlu duruma gelen iyi bir su tesisatıdır, diye devam eder Wycherley. Antoni Jach ise bunu günümüz Paris’indeki anlatımında komşularımızla ilişkilendirerek şöyle aktarır:

“Mükemmel kopyalar… Biz yataktan kalkınca onlar da kalkıyor. Bizden iki saniye önce sifonlarını çektiklerini duyuyoruz. Aynı boruları kullanıyoruz; süprüntüler aracılığıyla kurulan bir ilişki.”

Diyebiliriz ki, bugün kent dediğimiz şey, şehrin kanalizasyon sistemi ile milyonlarca insanın beslenme ve boşaltım sistemini birbirine bağlayan kapalı bir ringtir. Kopyalanmış komşular, kopyalanmış pencereler, her biri kalıptan çıkmış sayısız ev gereci. Calvino, “görünmez” Ottavia kentindeki, ip merdivenler hamaklar, vestiyerler, su mataraları, gaz lambaları kebap şişleri, yük asansörleri, duşlar ve avizeleri sıralar ve şöyle der örümcek ağındaki bu kent için, “herkes biliyor ki, ağ daha fazlasını taşıyamayacak.”

Görünmez demişken, Derrida’nın misafirperverlik görüşleri üzerine temellenen serginin sorduğu bir soruyu anmak yerinde olacaktır: “Misafir ne zaman görünmez olur?” Bunu yine Derrida’nın ifadesindeki “muğlak yasal bağlam”da aramak yerinde olacaktır. Yakın zamanda Doğal Afet Sigortaları Kurumu’nun (DASK) televizyonda dönen reklamlarında kendi evlerinde olmamalarının verdiği rahatsızlıkları hisseden depremzedelere dair bir anlatım vardı. “Zorunlu misafirlik” temasındaki bu reklamlar sonucunda zorunlu bir deprem sigortasına bağlanmaktaydı. Şehir ise bu esnada her köşesinde başka bir misafiri ağırlamakla meşguldür. Soylulaştırmalar, çatışmalardan kaçan kentlerin doğurduğu bu insanların, edebiyatçıların önerdiği “evden kaçma rüyalarını” anlayamayacak kadar yorgun oldukları ve “davetsiz” misafir olarak pek de iyi ağırlanmadıkları açıktır. Oysa bu aileler ya da bireyler yerine göre kendilerine ait olmasa da bir oda bir salon evleri, yoruculuğuna rağmen farklı isimlendirmedeki odaları ve dolapları kullanmayı arzuluyorlardır. Çünkü çelişkilerine rağmen evin garantisi şüphesiz ki, her zaman aranılacaktır. Tristan Tzara bu konuda şöyle der: “insanın meskeni doğum öncesi rahatlığı simgeler”.

Hakan Günday, Kinyas ve Kayra romanında türlü belaya karıştıktan sonra ailesinin yanına, eve dönen Kinyas’a, “aidiyet küçük çocuklara anlatılan bir kandırmacaydı” dedirtir. Yine de, anlatımı finalize etmek gerekirse; ev, aidiyetin ve ayrıntıların kuşatıcılığıyla zaman zaman yoran ama tam da bu sarışı sebebiyle insanın varlığının yeşermesine imkan veren bir yerdir. Ayrıntılar sözgelimi, komşular, tesisatlar, sayısız raf veya pencere boşlukları olabilir. Tüm bunların arasında iken misafir ya da ev sahibi olarak ev bellenecek bir mekan insan denen yapının yetişmesi için şart gibi görünüyor. Her ne kadar özel isimleri olmayan odaları kapsayan bir mimariden bahsetsek de ev, bir evden her zaman daha fazlasıdır.

 gökhan kıyıcı, nisan MMXV.

*:  Üçüncü ve tamamlayıcı bir tema olarak “mimari literatürdeki diğer anlamları ile ev” ise başka bir çalışma kapsamında geliştirilecektir.

**:70’li yıllara ilişkin daha kapsamlı bir okuma için SALT Yayınlarından çıkan Güler Bek Arat’ın “1970-1980 Yılları Arasında Türkiye’de Kültürel ve Sanatsal Ortam” başlıklı doktora tezi incelenebilir.(http://saltonline.org/media/files/1970-1980_yillari_arasinda_turkiyede_kulturel_ve_sanatsal_ortam_scrd-2.pdf Son erişim tarihi 05/04/2015)

Kaynakça:

  • Gürbilek N.,(1999), Ev Ödevi içerisindeki “Kendine ait Olmayan Oda” isimli denemeden muhtelif sayfalar.
  • “İyi Niyet: Barışın Mimarisi ve Misafirperverlik Sözlüğü” sergisi 6 Mart-24 Nisan 2015, Studio-X, İstanbul, Merve Bedir kuratörlüğünde.
  • Cansever E.,(2013) Sonrası Kalır kitabı içerisindeki “Cadı Ağacı” şiiri, s.390, Yapı Kredi Yayınları (ilk baskı:2005)
  • Tati J.,(1958) “Mon Oncle”
  • Bıçakçı B.(2014) “Sinek Isırıklarının Müellifi” İletişim Yayınları, İstanbul,(ilk baskı:2011) (Bahsi geçen eve dair okumaların sayfaları; 26,43)(Diğer ilişkili sayfalar:7,20,23,24,26,32,34,51,53,54,56,67,77,82,85,87,90,99,122)
  • Güzer C. A., (2002), “Konut Üzerine De(ne)meler” kitabındaki, “Ev’lenmek” isimli deneme, s.55, Mimarlar Derneği 1927 Yayınları, Ankara
  • Bhabha H., (1992), “The World And The Home”142, 147, Duke University Press
  • Wycherley R. E., (1993), “Antik Çağda Kentler Nasıl Kuruldu?” (ilk baskı:1986) s.159, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul
  • Erdem R., (1989) “A ay”
  • Erdem R., (2004) “Korkuyorum Anne: İnsan nedir ki?”
  • Jach A. (1999) “Şehrin Katmanları” s.35, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, F.Devrim Denizci çevirisiyle.
  • Calvino I.,(2014), “Görünmez Kentler”, s.119, Yapı Kredi Yayınları İstanbul, Işıl Saatçioğlu çevirisiyle, (orjinal baskı: 1993)
  • Günday H., (2014) “Kinyas ve Kayra” 242,243 (ilk baskı:2000) Doğan Kitap, İstanbul
  • Bowlbye, R. (2000), “Of Hospitality: Anne Dufourmantelle invites Derrida to respond” Stanford University Press sergi metnindeki soruya kaynak olarak.
  • Tristan Tzara ve Georges Bataille alıntılarına dair kaynakça )“Sürrealist Mimarlık Kuramları, Fantezi ve Tekinsiz” makalesinde yer almaktadır.
Reklamlar

One comment

  1. aslihan

    Gökhan, birini seçmeni öneririm. Burada tartışmanı daha belirginleştirmek gerekiyor. Neye neden bakıyorsun? Neye baktığın çok geniş, “ait olma/evsizleşme”, “evin ayrıntıları”. Neden baktığın, sorun ve tartışman ne belli değil. Baktığın konuyu daraltman bir odak belirlemen iyi olur.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: