Aidiyet Köprüsü – Mekan

Var olmak farklılaşmaktır; fark bir anlamda, şeylerin tözel yanıdır; bir yandan en ortak, bir yandan da en farklı kılan şeydir. Birçoklarının yaptığının aksine, farkı açıklamak adına kimlikten başlamaktan kaçınarak, her şeye bu farktan başlanmalıdır. Zira kimlik bir minimumdur ve bu nedenle oldukça nadir bir fark çeşididir. Aynı durmanın da bir tür hareket ve dairenin de bir tür elips olması gibi. İlksel bir kimlikle başlamak son derece kuşku götürür (ihtimal dahilinde olması çok zor olan) bir tekilliğe ya da basit bir varlığın belirsiz gizemine ve daha sonra hiçbir özel neden olmaksızın onu bölmeye işaret eder” (Tarde, Monadologie et Sociologie, s. 73)
Gabriel Tarde, bir farktan ötekine geçmek için gerekli olan köprünün kimlik yerine sahiplik olduğunu iddia etmektedir. Bir varlığın oluşumunu ve gelişimini tariflemek için ‘edinim’den daha iyi bir terim olmadığını ifade eder. (Tarde, Monadologie et Sociologie s.89) Aidiyet hali bu noktada önemli olmaktadır. Edinim ait olmayı getirmektedir. Bu karşılıklı bir etkileşimdir: Sen bir şeye sahipsen o da sana aittir. Peki, mekanın bu konudaki rolü ne olmaktadır? Mekan aidiyet durumuna katkı sağlayabilir veya tam tersi etki edebilir mi?
“Kent ve kent ortamı, insanı yaşadığı dünyayı kalbinin arzusuna göre yeniden yaratmak için en tutarlı ve bütünüyle en başarılı denemesini simgeler. Ama kent insanın yarattığı dünya ise, bundan sonra içinde yaşamak zorunda olduğu dünyadır. Böylece dolaylı olarak ve kendi görevinin doğasına dair hiçbir kesin algısı olmadan, insan kenti yaratırken kendini de yaratmıştır.” (Robert Park, 1967:3)
Mekanın aidiyete etkisini müdahale kapasitesiyle doğru orantılı olarak algılayabiliriz. Çok basit bir önerme ile; kişi mekana müdahale ettiğinde mekan da kişiye müdahale eder ve aralarında bir iletişim oluşur. Bu iletişim zamanla mekânsal aidiyet haline evrilir. (Tıpkı Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ındaki Hikmet’te aşkın halde görüldüğü gibi) Farklı bir kişi bahsedilen mekana müdahale ettiğinde mekan ve kişi arasındaki iletişimin yanı sıra dolaylı veya dolaysız olarak kişiler arasında da iletişim oluşmuş olur. Böylece bir farktan diğerine geçilen köprü olan aidiyet, farkların gerçekten de birbiri ile ilintisini kurmaya başlar. Yani mekan aidiyetin katalizörü olarak kullanılmıştır. Mekan burada hem aidiyeti üreten, hem de özne konumundadır. Mekanın özne konumunda olabilme durumu Bruno Latour’un “Aktör Ağ Teorisi” ile tartışmanın ilerleyen bölümlerinde daha kapsamlı olarak açıklanacaktır. Örneğin; ikinci el bir kitap aldığınızda içerisinde bulduğunuz notlar sizin ilk kullanıcı ile bağ kurmanıza sebep olur. Eğer sizin bıraktığınız notlar veya izler ilk okuyucuya geri dönseydi arada oluşan şey iletişim olacaktı. Burada kitabın yerine mekan ögesini koyarsak da durum farklı olmayacaktır. Berlin’de bulunan Kreuzberg yerleşimindeki Türklerin bir mahalle kurarak, yarattıkları mekanların aralarındaki bağı kuvvetlendirdiğini belirtmesi bu durumun göstergesidir.
İstanbul gibi metropoliten bir kentte mekanın aidiyete katkı sağlama hali de tersi durumu da gözlenebilmektedir. Özellikle son dönemde dünyada ve Türkiye’de görülen rejyonalist yaklaşım ve kendi içine kapalı mekanlar yaratma eğilimi bahsedilen tersi halin görülmesine sebep olmaktadır. Mekan ayırıcı öge olarak denkleme katılmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği sürekli artan bir ivmeyle üretimi devam eden “rezidans” projeleridir. İçerisinde küçük bir habitat yaratılan projeler kullanıcılarını, sınırları kalın “duvar”larla çevrilmiş olan alanlarından çıkmama eğilimine itmektedir. Dışarının konforsuz ve güvensiz, içerinin konforlu ve güvenli olduğu mesajını içeren bu oluşumlar içerideki ve dışarıdakini (öncelikle böyle iki kavram ortaya çıkararak) birbirinden tamamen koparmakta ve içeridekinin kamusal alanda bocalamasına, alışıldık olma ve aidiyet hissinin minimuma inmesine sebep olmaktadır. Fakat aslında bahsedilen kitle, içeride oluşturulan habitata aşkın bir aidiyet tavrı sergilemektedir. Önceden de bahsedildiği gibi mekânsal aidiyetin bu boyutu ayırıcıdır. Bu durumda akla
gelen soru şu olmaktadır: Tarde’ın bahsettiği farklı olma hali ve arada kurulan köprü olarak sahiplik/aidiyet için eğer mekân belirleyici bir öge konumunda olabiliyorsa; eleştirilen durumda olup olmama kararının çizgisi nerede başlıyor? Bu sorunun cevabı metinde, Aktör Ağ Teorisi kullanılarak, yapılı çevrenin en küçük ve karmaşık ünitesi olan konut tipolojileri üzerinden aranmaktadır.

Pınar Geçkili

502141026

Kaynakça:
Tarde, G., “Monadologie et Sociologie”, 1999, s. 73, s.89
Latour, B., “Tarde ve Toplumsalin Sonu”, Tesmeralsektiz, 2007, s.34-48
Ilgın, C., “Göç – aidiyet ilişkisinin belirlenmesi için model: Berlin / Kreuzberg örneği”, itüdergisi/a, 2006, sayı:2, s:57-70
Şen A., Çelikaslan Ö., Tan P., İstanbul’un Artığı, “Kentteki Türsel Varlıklar”,2014, s:19
Atay, O., “Tehlikeli Oyunlar”, İletişim Yayıncılık, 1973

Reklamlar

One comment

  1. fundauz2

    çok güzel bir konu, iyi bir ele alış…ama başlığa itirazım var. daha doğrusu başlıkta Aidiyet Köprüsü tanımlaması daha çok bağlantı/ağ kurmayı zorunlu hale getiriyor ve yazın henüz bunu karşılayamıyor. Köprü nedir? her iki tarafa ait olmayan bir ara mekan, ama bir yandan her iki tarafı bağlayan.. sanıyorum biraz Heiddeger bu konuda sana farklı bir bakış sunabilir. yazının içinde ipuçları var ama belki daha derinlikli bir ele alış seni içinde aynı kelimeleri de barındıran daha iyi bir başlığa götürür.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: