Neydi İMÇ’yi farklı kılan?

“Çarşı arsası Tarihi İstanbul Yarımadası’nda Fatih ve Süleymanye külliyelerinin oturduğu tepeler arasında kalan vadide ve İstanbul’u Beyoğlu’na bağlayan ana trafik yolunun bir kenarında, bir kilometreye yakın boyda bir şerit halindedir.

Arsanın üst başında Bizans su kemerleri ve Şehzadebaşı Külliyesi, daha geride Sülemaniye Külliyesi, arada Vefa ve Kilise camileri, bulvarın karşı tarafında Molla Zeyrek Cami bulunmaktadır.”

‘Eski bir kent bölgesine yeni bir yapı nasıl yapılır?’ sorusuyla yaklaşılmış İMÇ’nin tasarımına. Aslında soru ‘yeni’ bir yapı tasarlarken her mimarın sorduğu, ya da sormuş gibi göründüğü, çok da İMÇ’nin onlardan ayrışmasını sağlayacak bir soru değil, ancak İMÇ’nin bu soruya cevap vermesi sanırım onu diğer ‘eski kent bölgesine yapılan yeni yapılar’dan ayırıyor. Bulunduğu yere varlığınla bir katkı sağlama telaşı yok İMÇ’nin, kentte yerleştiği yerin farkında olarak, orayı değiştirme, iyileştirme iddiası taşımıyor; çünkü belki yerleştiği yer iyi ve sadece yapılacak ‘yeni’nin onu desteklemesi gerekiyor.

İşte tam da bu yüzden İMÇ kentle bütünleşiyor. Varlığının bir şey iddia etmesi gerektiğini düşünmüyor. Hatta iç-dış ilişkileri o kadar muallak ki, hala sokaktaymışız gibi hissediyoruz. Sokaktan ne zaman yapının -varsa-içine girdiğimizi anlamıyoruz, çünkü asılnda yapının içine girince de birşey olmuyor. Aslında bunun bir sebebi de yapının her noktasında çevresine referans vermesi. İMÇ-diğer alışveriş mekanlarının aksine- bir kabuk yaratıp, kendini dış dünyaya kapatmıyor, çevresiyle iletişim kuruyor. İçinde dolaşırken camiden gelecek ezan sesi duyabiliyoruz, saat algılayabiliyoruz, hangi mekanlar tarafından kuşatıldığını ya da hangi mekanların arasına sızdığını aldılayabiliyoruz, yani dikkatimiz dağılabiliyor. Yani yapının geçirgenliği ve geri çekilmişliği ile buna imkan verdiğini söyleyebiliriz. Bu durum zamanın unutturulması istenen ve bu yüzden çevresine dair hiçbir referans içermeme esasına dayanan ‘tüketim ruhu’na ayrıkı aslında. “Çünkü alışveriş merkezlerinde geçirilen her bir dakika, tüketicilerin yeni tüketim malları ve yeni mağazalar keşfetmeleri için önemli.” İMÇ sadece bu tutumuyla bile aslında klasik bir tüketim mekanı olmanın çok ötesine geçiyor.

Resim

İMÇ varlığıyla bir iddia taşımamanın yanısıra bence bir deneyimi de diretmediği için diğer yapılardan ayrışıyor. Sokak deneyimini devam ettirmekte sakınca görmüyor, çünkü zaten sokağın bir parçası olmak istiyor. Yapı netliği ve kolay kavranabilirliğiyle sokaktaki deneyimin devam etmesine imkan veriyor. Burada ‘netlik’ bir ‘keskinliği’ değil aksine ‘aradalığı’ temsil ediyor ve bence bu yüzden çok değerli. 1957’de Aldo van Eyck’in ortaya koyduğu ‘labirentimsi netlik’ kavramına bu noktada değinmek gerekiyor. “…. birbiriyle ilgisiz nokta bloklar yerine, zemini halı gibi kapsayan, bütünsel yapısı içinde sokakları olan, sokaklar üzerinde bağımsız birimler içeren, kendi kendine yeterli küçük bir kent..” İMÇ tam da bu özellikleri taşıdığı için mat-urban fikrine uyuyor. İMÇ’de bir diğer dikkatimi çeken konu ise sokak deneyiminin sadece zemin kotunda olmaması. Sokakla görsel bağlantı her kotta net bir biçimde kuruluyor ve bu sayede bloklar olmasaydı da sokak bu şekilde devam edecekti hissi oluyor. Blok oturduğu alandaki sokak deneyimini düşeyleştirmiş gibi duruyor sadece, bu yüzden deneyimlerken ‘iyi bir şekilde’ şaşırmıyoruz bence “..sokak yükseldiği için sokak kotunda değiliz ama istesek gideriz..” Bu durumun oluşmasında merdiven tasarımlarının da büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Sokak deneyiminin devam etmesinde bence İMÇ’nin iç kurgusunun da rolünü inkar etmemek gerekir. İMÇ’de hiç bir dükkan kendini öne atmıyor, her kat benzer içerikli dükkanları içeriyor. Bu yüzden dükkanlar kata ilk ulaştığımız anda dikkatimizi çekiyor, sonra silikleşiyor ve bu durum sayesinde biz yapının içindeyken dışarıya konsantre olabiliyoruz. Algılarımız yine ‘iyi bir şekilde’ şaşırmıyor.

Resim

İMÇ varlığıyla ‘Eski bir kent bölgesine yeni bir yapı nasıl yapılır?’ sorusuna iyi bir cevap veriyor demiştim yazının başında. Ama sanırım İMÇ bunu varlığı sayesinde yapmıyor. Çünkü İMÇ’de orada olmanın egosu yok. Varlığıyla ve sunduğu deneyimle bir şey iddia etmiyor. Ancak bir iddiasının olmaması onun bir sözünün olmadığı anlamına da gelmiyor. İMÇ kentle bütünleşmek istiyor ve tek tasasının bu olması onun sözü aslında. İMÇ varlığıyla, eski bir kent bölgesinde olmayı değil, olmamayı daha çok ifade ediyor bence, bir iddia varsa bu yönde olabilir İMÇ’ninki. Tasarlanırken, sanki o alana birşey yapılmasa o alan nasıl olurdu diye düşünülmüş sınırlı sayıdaki yapılardan birini temsil ediyor İMÇ kent içinde.

Resim

Kaynaklar

[1] Kızılkayak, Görkem (2009) İMÇ 2009, İMÇ Yayınları, İstanbul, s. 75,76

[2] Vural, T. (2005) “Değişen Üretim-Tüketim İlişkileri Bağlamında Alışveriş Merkezlerinin Anlamsal ve Mekânsal Dönüşümüne Eleştirel Bir Bakış”, Mimarlık, sayı 347

[3] Yürekli F, Yürekli H. (2003) “Mat-Urban (Dantel Kentsel) Mimarlık ve Manifaturacılar Çarşısı”, Arredamento Mimarlık, sayı 06/2003

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: