1’DEN 83’E BİR ODA – Masumiyet Müzesi

 

İtalyanca, Rusça, Slovence, İspanyolca, Danca, Fransızca, Bulgarca, Çekçe, Hırvatça, Türkçe masumiyet; pembedir.

Çince, Yunanca umiyet; mavidir.

İngilizce, İbranice masumiyet; yeşildir.

Almanca, Slovakça masumiyet; kadındır.

Odadan çıkım. Kemal Beyin’in o yatakta yattığına kesinlikle ikna oldum. Orhan Pamuk’un onun önünde sandalyede oturduğuna da. Şimdi bir tek nerede rakı içtiklerini düşünüyorum.

“Onlar Füsun’a olan aşkımı yakından hissetmek için vitrin vitrin müzeyi gezerlerken, ben çatıdaki odamdan pijamalarımla çıkıp aralarına karışacağım.” (s.568) Kemal Bey arkamdan gelmedi. O yatıyordu; ben çıktım. Hiç kıpırdamadı ve hiç bakmadı. O biriktirdiği her şeyi tüm detaylarıyla düşünülmüş vitrinlere yerleştirmişti ve arkasını dönmüştü.

“…bekçilerin bakışlarından kaçarak gezinmenin beni neden mutlu ettiğini ifade etmeye çalışırdım.” (s.568) Masumiyet Müzesinde, bu bakışlardan kaçmaya pek şans yok; çatı katına kadar takip ediliyorsunuz.

Tüm sıradan şeyleri anlamlandırarak toplamak, biriktirmek. Onların seyredilmek üzere vitrinlemek. “Gözlemlerim ile yaşadığım aşk iç içe geçmişti.” (s.548) Bütün eşyaların ortak bir yanı vardı: Füsun. Benim için görünen yalnızca gündelik hayattı. Her şey kadına aitti ama bir kadın yaratmaktan yoksundu. Ama bir yaşantı yaratabilmişti, hafızalarda kalanları canlandırabiliyordu. Tanıdığınız eşyalar, anneannenizin vitrinini ilk karıştırmanızı; bayramlarda servis edilen kolonyalarla, bayramda kimlerin o evde bir araya geldiğini; dedenizden size kalmış kol saatiyle, dedeniz hakkında tüm anlatılanları ve hatıra olarak sakladığınız diğer eşyaları hatırlatabiliyordu. Bu sayede tam da istendiği gibi, bir devletin, milletin iktidarının kudretini seyretmekten öte müzeyi bireyselleştirmek mümkün kılınıyor, müze kişiselleşiyor, daha çok size ait olmaya başlıyor. Bir vitrinden diğerine geçerken geçen boşluk, sizin kişisel anılarınızla doluyordu. Eğer gördüğünüz eşyalar size tanıdık gelmiyorsa ve kitabı okumuşsanız, bu kez Kemal’in anılarıyla doldurabiliyordunuz. Kitabı da okumamışsanız, vitrinler bir birinden kopuyor ama gazete küpürleriyle ispatlanmış bir dönemi izletiyordu. “EĞLENENLER: …” (Bir gazete küpüründe, sosyetenin katıldığı bir davette çekilmiş fotoğrafın altında)

“Aristo, Fizik’inde ‘şimdi’ dediği tek anlar ile Zaman arasında ayırım yapar. Tek tek anlar, tıpkı Aristo’nun atomları gibi bölünmez, parçalanmaz şeylerdir. Zaman ise, bu bölünmez anları birleştiren çizgidir.” (s. 317) Kemal Bey için zaman adeta anları birleştiren çizgi olmaktan uzaklaşarak, Füsun’laşıyordu. Tüm anlar, Füsunla bir birine bağlanıyordu. Füsun’la Boğaz’da geçirdiği anları, Füsun’un bakışlarına, kullandığı çatala, elinde tuttuğu tuzluğa bölüyordu. O ‘an’ların parçalanmış halleri ise, vitrinlerin içinde, seçilmiş bir kurguyla yeniden biraya getiriliyordu.

Müze canlandırdığı hafızanızla daha çok size ait oluyordu ama kırk dokuzuncu vitrinde sizi kendi yüzünüzle karşılaştırdığı kadar şaşırtmıyordu. Aynanın karşısında ne yaptığımı yeniden düşünüyorum. Telaşla saçımı düzelttim. Füsunun rujuna, o eski tıraş köpüğüne bakmaya çalışırken, tekrar tekrar, kısa kısa kendi yüzüme odaklanıyordum. Bu an, şimdiye kadar geç zamanı kırdı. Kendimle yüz yüze bıraktı. Daha fazla kendi yüzüm ve Füsun’un ruju arasında gidip gelmemek için telaşla uzaklaştım. Kırk dokuzuncu vitrinin önünde geçen zaman, ne tam bana aitti, ne de tam Füsun’a.

“Masumiyet Müzesi, İstanbul’da öpüşecek bir yer bulamayan aşıklara sonsuza kadar açık kalacaktır.” (s.578) Müze bekçileri sizi izlerken, takip ederken nerede öpüşülürdü. Müzede öpüşen kimseyi görmedim. Müzede öpüşecek olsaydım nerede öpüşeceğimi düşündüm. Basamaklarda mı? Yatakla arana mesafe koyan engelin önünde mi? Tuzlukların vitrinin önünde mi? Bir yer bulamadım…

Müzeden çıkarken, duvardaki sigara izmaritleri, Füsun’un kırmızı rujunu hatırlatarak, Füsun’u en çok hissettiren yerdi. Bu aşkı yaşamak mümkün kılınabilir miydi, emin değilim. Ama bu aşk, müzede bana dokunmadı, kendini sadece vitrinlerin önünden seyrettirdi. Kemal Bey’de kabul ediyor ve Füsun’u tam anlayamadığını itiraf ediyor. Müze de bu itirafı tam olarak yansıtıyor. Ama bence bu müzedeki en büyük eksik Füsun’un kokusu. Bir de her gün tazelenmeyen çaylar.

Fotoğraf: http://derstandard.at/1343744028895/Istanbul-Orhan-Pamuk-Museum-der-Unschul-Vitrinen-der-Selbstverwirklichung

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: