Arch-ivum_2, Arda Egemen

Archivum, eski Yunanca’dan gelen arkheion sözcüğünün Latince’ye geçmiş hali olup bugün bizim lügatımızda ‘arşiv’ kelimesini karşılamakta. Arşivleme eylemi ya bir değeri olan ya da tekrar kullanılabilecek görsel,yazılı bilgilerin muhafaza edilmesidir. Tarih kavramı için de, zamanın-veya mekanın- pratiği, nesnesi ve geçmisi birlikte yarattıkları arşiv ilişkileriyle ‘belleği’ yaratırlar ve onu kurgularlar.  Bu arşivleme süreci içerisinde kurgulanan bellek, görülebilir hale gelmek için bir sahneye ihtiyaç duyar ve bu noktada müze devreye girer, belleğin mimarisi şekline dönüşür.

Toplumsal belleğin kurgulanması ve oluşturulması, tarih bağlamından tamamen ayrı şekilde sürekli gelişen ve farklılaşan bir şekilde değişip dönüşmekte, müzeler ise bu değişim ve dönüşüm sürecinin tam ortasında enformasyon aktarımına devam ederken diğer taraftan yerini almaya çalışan aktörlerle mücadele etmektedir. Sinema, teknoloji gibi aktörler bu bellek aktarımından pay çalmakta, bununla mücadele edebilmek için müzenin içerisinde sergilenen tarih; kendi öznel anlamında durağan-statik bir objeyken, aktarım sırasında hareketli ve güncel olmak zorundadır. Tarihin durağanlığı ve onun müzede aktarımı, ironik bir biçimde birbirine taban tabana zıttır.

Bellek kavramının diğer aktörlerden sıyrılıp belleğin mimarisi olan müzeler üzerinden kurgulanması için; fiziksel ve algısal olarak ilgi ve dikkat çekici olmak, güncel ve gelişmiş olmak gibi zorunlulukları oluşmuştur artık. Toplumsal bellek, aktarım şekli itibariyle manipüle edilmeye açık bir kavram olması nedeniyle; müzelerin bu bellek tasarımında yer almak istiyorsa günümüz dünyasında en az diğer aktörler kadar güçlü olmak zorunluluğu bulunmaktadır.

Bu varoluşsal kavganın bir aktörü olarak İstanbul Arkeoloji Müzesi; konumu açısından ulaşılabilirlik anlamında belirli bir avantaja sahip olsa da modern dünyadaki bilgi aktarımı içerisinde kendisini farklı pozisyonlarla tanımlama gereksinimi duymaktadır. Biçimin yoğun olarak aktarıldığı noktada, içeriğin de aynı paralelde çeşitlenmesi ve dönüşmesi şarttır artık. Bellek tasarımı yapılırken bu süreçte sadece görselliğin değil yazının ve anıların da tasarlanması, kurgulanması zorunluluktur. Çünkü belleğe kaydedilenler, zihinlerde kodlarla birlikte anlam bulur ve unutulmaz olur.

Bir bellek tasarımı olarak krokiler, müzenin başlıca özelliklerinin ve içeriğinin görsel olarak okunabileceği dokümanlar olmakla beraber; görülen, algılanan ve okunan arasındaki bağları kurmaya yarayan bir nesnedir aynı zamanda mekan turunda. Sergilenen objelerin tarihinin veya müze içerisindeki konumunun bu tür belgeler üzerinden ilişkilendirilmesi, belleğin kurgusunda daha derin izler taşır. Yine aynı şekilde kafeterya, restoran gibi mekanlar kişisel ihtiyaçların giderilmesinin yanı sıra mekan ve bellek bütünleşmesini kurar ve deneyimleri daha derine kazır. Bu tarz izler ve zihinsel haritalama öğeleri, objelerle özneler arasındaki bağlantıyı daha güçlü ve uzun süreli yapılandırır.    

Müzeyi gezen ziyaretçi topluluğunun genel profili bir ulusun toplumsal belleğinin oluşmasında önemli bir figür olabilecek özellikteyken, müze girişinde Türkçe bir krokiye ulaşamamak, ya da nesnelerle özne arasında bağlantı kuracak kafeterya, restoran gibi mekanların ulaşılabilir olmaması veya interaktif iletişimin sağlanabileceği durumları sadece teknolojik bazı veriler üzerinden deneyimlemek, okuyabilmek asıl amacın sergilemek mi göstermek mi olduğuna tüm bu kopukluk üzerine karar verilemeyen bir durum yaratıyor.  Tarihin durağanlığı kroki gibi iletişim objeleriyle belleklerde akışkan hale getirebilecekken, anadil kavramının yok sayılması deneyimlerin ziyaretçilerin belleğine kazınmak yerine kısa süreli görsel hafızasını etkiler oluyor ve kolay unutulabilmek gibi bir sorunu yaratıyor. Bu noktada  ise müze ve bellek ilişkisinde irdelenmesi gereken sorular oluşuyor ziyaretçinin kafasında…

Zihinsel haritalamanın ve izlerin müze kurgusunda bu derece arka planda kalması, müzeyi resmi devlet dairelerinin arşiv odaları gibi sadece objelerin istiflendiği bir mekan haline getirmez mi? Müzenin kendisi bu derece durağan bir yapıya sahipken, içeriğinden bağımsız bir anıt mekana dönüşmez mi? Sergilenen objeler için bir lahit diyemez miyiz arkeoloji müzesi için bağlamından koptuğu noktada?

Arşiv kelimesinin içinde ironik bir biçimde ‘arch’ varken belleğin mimarisi olan bu arşiv mekanın daha iyi bir zihinsel tasarıma ihtiyacı yok mu belleği şekillendirirken?

  1. Atagok, T., ‘Müze-Toplum İlişkisinde Eğitim’, Yeniden Müzeciliği Düşünmek, 1999, pp. 143-146.
  2. http://en.wikipedia.org/wiki/Archive
  3. Foster, H. ‘Tasarım ve Suç’, (İletişim Yay., 2004)

 

e.arda egemen

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: