Bir Tarih Kurma Eylemi Olarak Müze-2-gamze öztürk

 Moda: Beni tanımıyor musun? (…) Kız kardeşin Moda’yım ben.

Ölüm: Kız kardeşim mi?

Moda: Evet. Hatırlamıyor musun, ikimiz de Çöküş’ün kızlarıyız.

Ölüm: Nasıl hatırlayayım, belleğin baş düşmanıyım ben.

Moda: Ama ben çok iyi hatırlıyorum ve biliyorum ki sen ve ben buradaki şeyleri sürekli olarak yok edip değiştiriyoruz, gerçi sen bunu yaparken belli bir yoldan gidiyorsun, ben bir başkasından.”

Leopardi, Moda ile Ölümün Konuşması [1]

Güncellik -günün modası- anlayışının teşvikiyle her türlü teşhirin müze olarak adladırılabileceği bir dönemde “müze”, içerdiği bütün tarihsel söylemleri terk ediyor. Her şeyin sanat olabildiği bir dönemde, her şeyin müze olması da bir o kadar mümkün görünüyor. Bugün birbiri ardına açılan müzeler, tarih kurma eylemini sırtlanan “müze”nin bu söylemini sıradanlaştırıyor. “ ‘Çağdaş’ yerine icat edilen ‘güncel’ sözcüğünün çok iyi ifade ettiği gibi, “çağdaş” aktüel bir hadise, “şimdi ve burada” olanla ilgili. Yani, modern tarih kavrayışıyla ilgisi yok; dahası ona karşı, onu sökmeye çalışıyor. “ [2]

Çizgisel bir anlayışıyla tarih, en uygun tasarımı verdiğinde biter. İnsanlığın nihai hedefi de sürekli ilerlemeci bir var oluş kaygısıyla uygar toplumları işaret eder. Oysa dinamiklerin karşılıklı etkileşimleriyle beslenen sistemlerde en uygun bir nihai çözüm yoktur. Çünkü uygunluk kriteri de dinamiklerle birlikte değişmektedir.Iberall’in de vurguladığı gibi nasıl ki suyun katı, sıvı ve gaz fazları bir arada bulunabiliyorsa, insanlığın her yeni fazı da yalnızca diğerlerine eklenir, önceki fazları geçmişte bırakmaksızın onlarla bir arada, etkileşim içinde bulunur.[3] Bu anlayış, modern ve çağdaş müzelerin tarih söylemlerini kurmasındaki farklılğı da açıklamak için yardımcı olacaktır. Bugünün dinamikleri, müzelerin modern zamanlardan farklı bir anlayışla tarihi kurgulamasına olanak verirken çağdaş müzelerin tarih söylemlerini modern müzelerinkine eklemler.

Paul Klee’nin Angelus Novus’u ileAlbrecht Dürer’in Melankoli’sinin karşılaştırlıması aslında modern ve çağdaş müzelerinin farklı tarih kurgularının okunması olarak değerlendirilebilir:

Ancak, nasıl ki geçmişin olayları tarih meleğine okunaksız bir enkaz gibi görünüyorsa, melankoli meleğinin etrafını saran, faal bir hayatın alet edevatı ve diğer nesneler de gündelik hayattaki kullanımlarının onlara bahşettiği anlam ve önemi kaybetmiş, onları ilelebet elden kaçan bir şeyin şifresine dönüştüren bir yabancılaşma potansiyeliyle dolmuşlardır.Tarih meleğinin artık anlayamadığı geçmiş, melankoli meleğinin karşısında yeniden şeklini kazanır; ama bu şekil, geçmişin, hakikatini ancak onu yadsımak koşuluyla yeniden bulabildiği yabancılaşmış imgedir ve yeninin bilgisi ancak eskinin hakikatini yitirmesiyle mümkündür.” [4]

Paul Klee, Angelus Novus,1920 1514

Albrecht Dürer, Melankoli, 1514

Paul Klee, Angelus Novus,1920            Albrecht Dürer, Melankoli, 1514

İstanbul Arkeoloji Müzeleri “ şimdi “nin neresinde?

Batı müzeolojisinde müze, temsil ettiği ulusu merkeze alan evrensel bir uygarlığın vitrini olarak konumlandırılıyordu. Modern müzeler, sahiplerinin kamu olduğu kurumlar olarak örgütleniyorlardı. Dolayısıyla kamuya açılan sergiler, eleştiriye açılmış oluyor ve eserler, hanedan üyelerinin kişisel tarihini yazmaktan kamunun tarihini yazmaya terfi etmiş oluyorlardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kendine oluşturmayı planladığı kimlik de bu modern müzeolojinin evrensel anlayışından beslenmiştir. Artun’un İmkansız Müze makalesinde de belirttiği gibi Osmanlı İmparatorluğu, ulusu merkeze alan evrensel bir uygarlık anlayışla Müze-i Hümayun’u şekillendirmeye çalışmıştır : Bu amaca hizmet ederek 19. yy’da Müze-i Hümayun’un kurulma aşamasında, müzenin müdürlüğüne atanan Halil Edhem, Avrupa’daki müzelerle temas kurarak, bu müzelerin başyapıtlarının kopyalarını almıştır. Aynı zamanda hemen hepsi Avrupa’da eğitim görmüş yerli ressamların eserlerinden oluşan bir Ulusal Türk Ekolü oluşturulmuştur. Bir yandan Anadolu’nun mirasını sergilemek üzere arkeologlar seferber edilmiş ve eski eser koleksiyonu oluşturulmuştur. Bu dönemde Halil Edhem’in “Avrupa’daki en yeni müze” diye tanımladığı Müze-i Hümayun’un ulus merkezli evrensel bir kimliğe sahip olması oldukça zor görünüyordu. Müze-i Hümayun’un ilk dönemlerinde, Tanzimat rejiminin Batılılaşma politikası nedeniyle, imparatorluk mirasıyla birlikte İslami geçmişin temsili ihmal edilmiştir. Ancak milliyetçi hareketler devletin toprak bütünlüğünü tehdit etmeye başladığında, bu ayaklanmaları bastırmak için dönemin padişahı Sultan Abdülhamid, dini cemaatlerin desteğini kazanarak kendi otoritesini halifelik üzerinden meşrulaştırmaya çalışmıştır. Dolayısıyla Abdülhamid zamanında, Müze-i Hümayun koleksiyonuna İslam sanatına ait bir bölüm eklenmiştir. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin ardından Aya İrini Kilisesi’nde bir askeri müze açılıyor ve burada Osmanlıların Bizans İmparatorluğu’na karşı kazandıkları zafer hatırlatılıyordu. Bu da Müze-i Hümayun’u içinde bulunulan dönemin de etkisiyle , Avrupa merkezli bir anlatıyı hem temsil etmek hem de ona karşı çıkmak gibi bir açmazla karşı karşıya getirmişti. [5]

Cumhuriyet yıllarında da, müze için bir kimlik oluşturma çabası devam etmiştir. Bu dönemde yeni kurulan bir devletin yakın tarihini silerek “Türk”lerin tarihini kurma çabası göze çarpmıştır. Müzenin ek binasında yer alan “Çağlar Boyu İstanbul” ve “Çağlar Boyu Anadolu ve Troia” gibi bölümler sonraki yıllarda tarih kurma söyleminin “Türkiye” üzerinden kurulduğunu göstermektedir. Modern müzelerin ulusu merkeze alarak kurduğu tarih söyleminin, ulus kavramının sorgulanmasının de etkisiyle terkedilmeye başlandığı son yıllarda “şimdi” önem kazanmıştır. Dolayısıyla herşeyin şimdiyi kurduğu, tarihsizleşmeye başlanılan bu yıllar, “özlenilen bir geçmiş” yaratmış ve bu geçmişin -ulus kavramının terkedilmesi dolayısıyla- kültür üzerinden kodlanmasını sağlamıştır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında silinmeye çalışılan yakın tarih -İslam Kültürü ve Osmanlı İmparatorluğu- son zamanlardaki “şimdi” hakimiyetinin yarattığı “geçmişe özlem” nedeniyle tekrar gündeme gelmiş ve en son 2011 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bir Osmanlı sergisi açılmıştır.

Modern müzeolojinin kurduğu tarih söylemi, son yıllarda çoğunlukla terkedilmiş bir yandan da “şimdi” hegemonyasının yarattığı nostaljinin etkisiyle daha farklı kurgulanmıştır. Modern müzeolojinin terk edilen bir başka önemli özelliği de, müzenin kamuya ait oluşudur. Modernlikten farklı olarak çağdaşlık, galerilerin, bienallerin, müzelerin özelleştirilmesi anlamına geliyordu. Müzelerin özelleşmesi, müze ziyaretçilerine müşteri gözüyle bakılmasını sağlıyor ve müşteri sayısının artmasının öncelikli hale gelmesini amaçlıyordu. Artun, Müzecilikte Kamusallığın Kaynakları ve Özel Müzeler makalesinde konuya şöyle değiniyor: Müze, tüketim kültürünün, moda, alış-veriş merkezi, futbol maçı gibi diğer gösterileriyle rekabet eden başka bir gösteri havasına bürünüyor. Bu süreçte, yani bu kültürün ve ve müzelerin özelleşmesi sürecinde, müzeler, bütün müzeologların kabul ettiği gibi, özerkliğini ve kamusallaşma sayesinde inşa ettiği birikimi yavaş yavaş kaybediyor. Tabii, başta eleştiri ve tarih.” [6] Milliyet gazetesi’nde yer alan 15 Haziran 2009 tarihli habere göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı, her ne kadar özelleştirme olmadığını belirtse de, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni gelişim, bakım, onarım ve tanıtımı için Türkiye Seyahat Acentaları Birliği’ne (TÜRSAB) 8 yıllığına vermiştir. [7] TÜRSAB, çağdaş bir müzecilik anlayışının gereği olarak öncelikle MüzeKart çıkartmış ve böylelikle müzenin ziyaretçi sayısının kontrölü konusunu ele almıştır. TÜRSAB yönetim kurulu başkanı Başaran Ulusoy, amaçlarını TÜRSAB tarafından çıkartılan Nisan 2009 tarihli dergide şu sözlerle açıklamıştır: Çağdaş bir müzecilik anlayışıyla sergileme olanaklarını genişleteceğiz. Sergileme alanlarından kafe ve hediyelik eşya mağazasına müzenin tamamını yenileyeceğiz. Topkapı Sarayı’nı 2 milyon kişi, burayı 200 bin kişi geziyor. Bu sayının artması lazım. [8] Çağdaş söyleme uymaya çalışan müzeler ziyaretçilerini “müşteri” olarak tanımlayıp onları daha çok tüketmeye teşvik ederken, modern müzeler söylemini kamuya aidiyet başlığı altında kuruyordu. Dolayısıyla, modern müzelerin sahip olduğu kamusallık ve tarih kuruculuk özelliklerinin çağdaş müzeolojide nasıl gözden geçirildiğini Arkeoloji Müzeleri örneğinden yola çıkarak anlamaya çalışmak mümkün görünüyor diyebiliriz.

Kaynaklar

[1]Leopardi, G., Hisseli Kıssalar, Çev: Kemal Atakay, (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2001).

[2]http://www.e-skop.com/skopbulten/cagdas-muzemani-turkiyede-2002-2012-arasi-muze-girisimleri-dokumu/455

[3]De Landa, M., Çizgisel Olmayan Tarih, (Metis Yayınları, Mart 2006).

[4]http://www.e-skop.com/skopbulten/cagdas-estetik-sanat-melegi-gelenekten-kopus-ve-estetik/820

[5]Artun, A., İmkansız Müze, Çev: Elçin Gen, (Doxa, Temmuz 2008, s.60-72).

[6]Artun, A., Müzecilikte Kamusallığın Kaynakları ve Özel Müzeler”, Geçmişten Geleceğe Türkiye’de Müzecilik I Sempozyum Bildiriler Kitabı, (Ankara: VEKAM, 2008, s. 97-103 )

[7]http://sanat.milliyet.com.tr/-arkeoloji–cagi-yakalayacak/kultursanat/haberdetay/16.06.2009/1107039/default.htm

[8]http://www.tursab.org.tr/yayin/23/286_23_3297481.pdf

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: