İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin Ölü Ruhları Üzerine

Geçmişin ölü ruhları… Bir hayalet gibi etrafımızda fısıldaşıyorlar. Bizi yakalıyorlar! Yaraları yaralarımız oluyor ve acı çekiyoruz. Benden önce var olan yaralarım onlar… Bükülüp duruyor ruh… O tekrar ediyor kendini, yaralarını hep yeniden kanatıyor… Ölmek istemiyor; ama ölüyor ve her seferinde yeniden ölüyor. Yeniden ölmek, bir daha ölmek için… Önce yeniden ölüyor, sonra ölüyor! Bir ölüm tapınması… İmajı anlara kaydolup, mekana yazılıyor… Mekan, bu kaotik doğanın akışı içinde, bir tanık olarak anlara hapsolan ruhun bu tapınmasının yolculuğunun arşivini tutuyor. O arşivi okuyoruz… Anımsamak için! Peki neyi? Bir tür düzeni… Neyin ya da kimin düzenini?

Beyin ekranda bir mesajınız var!

Mimarlığın sonu gelmez metafiziği bu tapınmayı tekrar eder durur. Bu aynının tekrarıdır. Bu aynı yeniden üretilir ve üretilir. Buradaki arşivciliğe içkin bir iktidar aygıtı sürekli oluş halindedir. Bu aygıt etrafında örgütlenen ve üretilen öznellik kipleri… Bakışın dolaşım rejimi içinde ehlileşen bir gözün aldığı mesaj bedene yeniden kazılır. Ve virüs bulaşır! O artık nasıl yayılacağını bilir… Ruh eğer kaçamazsa bu virüsün bir otomatı haline gelir. Geçmişin ölü ruhları sizi tam olarak yakalamıştır. Tekrar… Yeniden başlamak… Kökenin yeniden doğuşu! Öze dönüş, o aynıya…

Zaman, zaman olmayanın, bu aynının, ebedi ve ezeli olanın imgesi olarak mekana yazılır. Beden onun izlerini taşır. Ruh o imgeler arasında salınır ve tüm geçmişi katederek şimdiye ve geleceğe uzanır. O düzenin bilgisini taşır. Mekan onu ifade eder. Korur ve muhafaza eder. Bir makine gibi otomatları büyüler ve üretir.

İşte bir arkeoloji müzesi gezisinden sonra kendimi bir süre kaçış çizgileri ararken buldum. Hem belli bir düzen anlayışının nesnesi olarak müzenin kendisi, hem de içinde sergilenmek üzere toplanmış nesnelerin arasında gezinirken bu ruhların izlerinin nasılda mekansallaştığı doğrusu ilgi çekici. Israrla bir zihni inşa istenci saldırısına maruz kalıyorsunuz. Bir öznellik kipi öneriliyor. Ancak bu öneri bana kimi yerlerde tutarsız görünüyor, kısaca özetlersek:

Bir tür disiplin toplumunun dispozitiflerinin ifadesi olarak ele alabileceğimiz İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin Neo Klasik tarzda üretilmiş olması aslında ilk etapta bir çelişki gibi geliyor bana. Mimarlık dili açısından bakıldığında farklı düzen tanımlarının temsilleri sonuçta. Kendi öznelerini disipline eden ve üreten bir mantığın içinde ifade bulmaya çalıştığı mekanın organizasyonu kendi gösterisi açısından hedefini şaşıyor görünmekte. Arşivcilik açısından okuma yapmak oldukça güçleşiyor kimi yerlerde. Ölü ruhların mesajları yerini bulmuyor! Belki de iyi oluyor… Ancak yine de arşiv size kendi ölü kavramlarını aktarıyor. Kendi diliyle konuşuyor ve bir monolog içine giriyorsunuz. Belli belirsiz bir kronoloji var. Anlar arasında gezinirken kendi içine kapalı bir deneyim yaşıyorsunuz. Heyecanlandıran kimi karşılaşmalar oluyor ancak monolog sürüyor. Bu monolog içinde imgelem biçim almaya başlıyor. Sizin üretim şemalarınız oluşuyor. Bir mimar içinse mimarlığın üretim şemaları belki de… Fakat birşey dikkatimi çekiyor. O da sergilenen nesnelerin bir kısmının görmek ve düşünmek üzerine değil de sadece seyirlik ve tüketilebilir bir mantık ile ele alındığı. Bu anlamda mekan düzenlemesi amacına kimi yerlerde ulaşmıyor. Hele de günümüz yeni müzecilik anlayışı ile birlikte düşündüğümüzde bu bile tartışılır hale gelebilir… 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: