DEPO VS MÜZE: Tarihi, mekanda bir anlatı olarak kurmak-2 Tuğçe Alkaya

“bitmemiş şimdi, geçmiş bilgisi olmadan direkt anlaşılamaz” (Hegel)

Toplumsal, kültürel roller ve bugün için geçmişi bilmek isteriz. Tarihi öğrenmemizin üzerinde neyi nasıl okuduğumuz önem kazanır. Post-modern tarih anlayışının içinde tarih yazımı tartışmaları bu anlatı sorusu üzerinden de devam etmektedir. Tarihin bilimselliği tartışmaya açılmıştır. Müzeler genelde bilimsel tarih anlayışını destekler şekilde sunmaya çalışır, meşru kabul edilen derecedeki öznellikle depodan seçilen ürünleri.

Tarihi anlatısız sunmak üç şekilde olabilir: tarihi olaylar, kronolojik, tarihi özellikler… ( White,1928) Tarih yazımının vücut bulduğu müzeler için de aynı ayrımın geçerli olduğunu söyleyebiliriz. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, sergileme mekanlarının kurgusunun lokasyon, tarih ve tarihi özellikler üzerinden yapılandığını görürüz. Her bir eserin adının tarihinin yerinin yazdığı ve önemli eserlerde birer kare kodun bulunduğu künyesi yer alır yanında. Bu birçok müzede karşımıza çıkar. Bu sunuş biçimi güçlü bir sistematiğe sahiptir ve belki de bundan fazlası olmak zorunda da değildir. Ancak müze temsilinde, depodan ya da ‘biriktirmek’ten farklı olarak izleyen için bir anlam ifade etmelidir. Müzedeki eserlerin anlam kazanmasıyla tarih okulu olmaya başlar.  Arkeoloji müzesinde bulundukları yerlere göre kategorize edilen toplumsal rollerinin oylamasıyla getirdiği bir sınıflandırma içinde sunulur. Yunan, Anadolu, Sidon, İstanbul, hepsi ayrı sunulmanın etkisiyle de birbiriyle kurduğu ilişkileri anlamlandıramayız, her birinin arasında boşluk kalır ve o medeniyet üzerinden yargımız oradaki eserlerin olduğu dönem kadar olur tarihi çizgilerle ayırmak gibi tanımlar zihnimizde.

“anlatı basittir tıpkı hayatın kendisi gibi… uluslararası, ulus aşırı, kültür aşırı.”  (Bathes)

“Eserlerin konuşmasını bekleriz ama onlar konuşmazlar.” Ricoeur tarih anlatısının bir alegori olabileceğini söyler.(White,1928)  Bu alegori kurgusu eğer müzede de oluşturularak bir anlatı kurulursa bu boşluklar doldurulabilir. Eserlerin çıkartıldıkları yerde sergilenmeleri bugün daha doğru gelse de bize, müze içindeki eserler için eserlerin anlatılarını kurabileceğimiz daha güçlü bir anlatı beklentisi oluşturuyor. NTV için çekilen bir belgeselde arkeoloji müzesine giden sunucu küratörü en etkileyen eseri soruyor ve küratör M.Ö. 2.yy’a ait yıllık bir kabartmayı gösterip o eserin o dönem eserlerinde hiç rastlamadığı ceza sistemini anlatmasından etkili bulduğunu anlatıyor. Gezen ve tarihçi veya arkeolog olmayan insanlar için o eser orada niye var?

Image

Tarihi anlamanın yollarından biri olarak müze, insanları çekmek adına kendini değişen topluma uyum sağlayan temsil biçimleriyle sürekli yenilemektedir. Ancak müze hala elitisttir. Bunu müzenin çağrısının eksikliğine bağlayabiliriz belki (anlatının yetersizliği).  Amerika’da müzenin bu elit duruşunu kırmak için yeni bir sergileme biçimi olarak bir anlatı kuruyor New York Museum  of Modern Art yöneticisi Camphell. Sadece seçmekle değil onların yerleşimiyle de, insanlar eserlerin hikayelerini nasıl daha fazla öğrenirler sorusu üzerinden, küratörlük yapıyor yani müzeye sonuçta bir anlatı kuruyor(belki alegori de diyebiliriz)ve insanlardan olumlu tepkiler alıyor. Kurduğu anlatının sonucu olarak insanların eserle ilişki kurabilmesini sağlamış oluyor. O müzeyi gezmedim ancak konuşmasında sanatı bugünün bakış açısıyla herkesin bulunduğu konumdan değerlendirmesini ve kurduğu anlatıyla insanlara ulaşmasını elitist yaklaşımı kırmak açısından etkileyici buldum.

“Tarihi söylemin çağrısını kavrayabilmek kapsamını anlamakla mümkün olur, gerçeği arzulanabilir nesneye dönüştürür, gerçeği bir arzu nesnesi yapma, bunu zorlamayla yapar, olayların ötesinde sahip oldukları formel tutarlılığı gerçek olarak sunar” (White, 1928)

Tarih yazımının toplumsal tarihi kurmada yadsınamayacak bir gücü vardır. Müzeler burada toplumsal rollerini ortaya koymaktadır. White anlatıyı bir konuşma alışkanlığı olarak değerlendiriyor ve yazısında Kant’ın bakış açısına yer veriyor: tarihi anlatılar analizler olmadan boştur, tarihi analizler de anlatılar olmadan kördür.(1928) Toplumsal rolünü yerine getirebilmesi için anlatı kurmak müzeler için insanlara daha iyi bir ilişki kurabilmesi açısından önemlidir ve küratörler önem kazanacaktır belki de bu duruşta. Bugün yenilenmek için tadilatta olan İstanbul Arkeoloji Müzesinin hedefi ‘çağıran, karşılayan ve ağırlayan’ olarak veriliyor. Elit bir slogan üzerinden verilen ‘çağırmak’ aslında tarih anlatısının ihtiyacını gösteriyor.

White H., 1928, The Content of Form: Narrative Discourse and Historical Representation, The Johns Hopkins University Press, Baltimore and London.

Belgesel: Müze Gezgini, 2012,12,31, İstanbul Arkeoloji Müzesi, NTV

Konuşma: Campbell, T. P, 2012, Weaving narratives in museum galleries,TED Talks

İstanbul Arkeoloji Müzesi web sitesi, http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/web/3-4-1-1/muze_-_tr/muze/muze/muzede_degisim

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: