Geçmişe ait nesneler bugününden mahrum kalmak zorunda mı ? ,İpek Kuzu

Müze üzerine bir şeyler söylüyor olabilmek noktasında kendime ilk olarak, İstanbul Arkeoloji Müzesi bende nasıl etkiler uyandırdı,oradan ne alarak ayrıldım sorularını sorarak başladım.Belki de arkeoloji müzesi olduğu gerçeğini gözden çıkararak,çok düşünmeden yakalandım.

Sergileme mekanında karşılaşılan bir eserin anlamı,eserle karşılaşan kişinin üzerinden tekrar tekrar üretiliyor.Bu noktada eser,sergileme amacıyla tasarlanmış mekanın içinde,kişinin tam da o anda,orda olması üzerinden bir anlam kazanıyor.

Bu bağlamda,İstanbul Arkeoloji Müzesi mekanının nasıl bir yer olduğunu ve eserlerin izleyiciye ne hissettirdiğini,müzenin içinde o sırada aldığım notlardan yola çıkarak anlamaya çalıştım.Müzede,katlara göre farklılaşan bir içerik ve sergileme biçimi kategorizasyonu mevcuttu;bu da ister istemez benim her kattaki algımı değiştirdi.

  1.KAT     

  David Teniers, 1660’ta, Antwerp’te, Theatrum pittoricum adıyla ilk resimli sanat müzesi kataloğunu yayınlar. Kitapta, Arşidük Leopold Wilhelm’in sahip olduğu ve Brüksel’deki sarayının sergi salonlarında asılı olan resim koleksiyonunun gravürleri yer almaktadır. Önsözünde “sanat hayranları”na seslenen yazar, şu uyarıda bulunur:

            […] kitapta çizimleri görülen resimlerin asılları aynı şekil veya boyutlarda değildi. Bu      nedenle,  bu kitabın sayfalarına sığabilsinler diye, onları sizlere daha uygun bir biçimde sunabilelim diye hepsini aynı boyutta verdik. Asılların boyutlarını merak edenler, kenarlarda gösterilen el ve ayak işaretlerinin yardımıyla bu ölçülere ulaşabilir.

 Bu uyarının ardından yazar sergi salonlarını tarif etmeye geçer; bu tarifler, herhangi bir modern müzenin girişinde rastlayabileceğimiz rehberlerin ilk örneği olabilirdi – tabii Teniers, tek tek resimlerdense sergi salonunun bütününe ilgi göstermiş olmasaydı:

          Ziyaretçi içeri girdiğinde karşısına iki uzun galeri çıkıyor; galerilerin penceresiz duvarlarına resimler düzgün bir sırayla asılmış; pencerelerin olduğu diğer duvarda, çoğu antik döneme ait, takdire şayan birkaç büyük heykel var, bezemelerle dolu yüksek kaidelere yerleştirilmişler; onların arkasında, pencerelerin altında ve aralarında, bazılarını tanımadığınız başka resimler bulunuyor.[1]

İstanbul Arkeoloji müzesinin ilk katını gezerken tam da David Teniers’in betimlemeleri gibi mekanı anlatan notlar iliştirmişim defterime,eserlerin ne olduğundan bir haber…Arkeik ,Helenistik ve Roma dönemi heykeltraşlığından örnekler demişim ve arkasından ölçekli bir fotoğraf sergisi…’Asılların boyutlarını merak edenler, kenarlarda gösterilen ölçek göstergesine bakabilir’

‘’David Teniers’in, sergi salonunun bütününe, içindeki nesnelerden çok ilgi göstermesi, […] aslında sanatla ilgili estetik bakış açımızın,bizi müzeler inşa etmeye sevk eden ve resmin sanatçının elinden çıkar çıkmaz bir çağdaş sanat müzesinin duvarına asılması gerektiği fikrini olağanlaştıran bakışımızla çok da farklı olmayan varsayımlara dayanıyor olması muhtemeldir.’’ [1] Nesnelerin, gerçeklikleri ve sahici anlamları,Teniers in betimlemesindeki ‘’tuvallerin, yerleştirildikleri hareketsiz Theatrum pittoricum dışında yok gibidir ya da en azından, gizemli anlamlarını yalnızca bu ideal mekânda kazanırlar.’’[1]

‘’[S]anat eseri, bu noktada, insanın yeryüzündeki varlığının aslî ölçüsü değildir;[…]Ne özerk bir alana ne de kendine özgü ayrı bir kimliğe sahip olan tüm insan dünyasının hülasası ve yansıması olan bir sanat yoktur artık. Tersine, sanat artık kendine ait bir dünya kurmuştur. Museum Theatrum’un zamandışı estetik boyutuna havale edilmiş, orada ikinci ve sonsuz hayatına başlamıştır.’’[1]

2.KAT

İkinci kat bana ortaokul ve lise tarih derslerini hatırlattı.Çok sayıda türkiye haritası gördüğümden veya lise kitaplarındaki grafikleri andıran duvardaki pano anlatımlarından olması muhtemel.Lise tarih dersi mantığında,tarihe uzaktan bakan,şu şöyle olmuş bu böyle olmuş şeklinde bir kaç küçük bilgi edindim.Katı ve donmuş bir geçmiş zaman algısı..

3.KAT

“Ortaçağ’ın sanat ürünü,bir yandan toplumsal/kolektif düzeyde belirli bir anlam taşıyor,bir yandan da içerdiği anlam,ancak çevresel bağlamıyla birlikte var olabiliyordu.Bir katedralin cephesinde yer alan heykel,bir kilisenin […] duvarına yapışmış resim […] fiziksel olarak bir bütünün parçası olmakla kalmıyor,o bütünle birlikte anlamlanıyordu.” “[S]anatın doğal dili,kendi kollektif normlar dizgesini ürünün zorunlu belirleyicisi kılarken,ürünü de konumlandığı mekanın ayrılmaz bir öğesine dönüştürüyordu.Endüstri Çağı’nın getirdiği en önemli dönüşümlerden biri,doğal dilin ölümüyle birlikte,ürünün kendi fiziksel gerçekliğinin sınırlarına çekilmesi oldu.İçinde yer aldığı bağlamdan kopan sanat nesnesi de kendi bağımsız anlam çerçevesini tanımladı.Bu bağımsızlaşma,sonuçta,resim ve heykelin özerk varoluşunu getiriyordu.

 

Tarihle ilişkisini kopararak bir tabula rasa oluşturan modernizm,20.yüzyılın ilk yarısında, geçmişten devraldığı ve geçmişin tanımladığı bu özgül değerlerle de hesaplaşmaya girdi. […] Bu hesaplaşmanın sonunda, sanat nesnesinin kendi fiziksel gerçekliğinin içine kapanmaktan kurtulduğunu,sanatsal üretimin yeniden çevresel/mekansal bağlamıyla bir bütün oluşturduğunu görüyoruz.Çağdaş sanatın tanımladığı yeni anlam çerçevesi,sergileme mekanının taşıdığı bilgiyi de zorunlu olarak  üretimin içine dahil etti.[…]Kuşkusuz bir sergileme mekanı,ne denli tarafsız bir bağlam oluşturursa oluştursun, yine de kendi tarihinin ve konumunun taşıdığı anlamla yüklüdür.” [2]

Aykut Köksal’dan alıntı yaptığım metinde belirttiği gibi,artık çağdaş sanatın tanımladığı yeni anlam çerçevesi,sergileme mekanının bilgisini üretimin içine dahil ediyor.Sanat nesnesinin yeniden çevresel/mekansal anlamıyla bir bütün oluşturduğu bilinciyle üretim yapılıyor.Peki sergilenen nesneler arkeolojik eserler olunca ne oluyor ? Üretim noktasında bu bilince sahip olmuşken ve aslında bu bilinç üzerinden sergileme mekanlarını okuyorken; geçmişten gelen bu nesneler bize ne ifade ediyor ?

Net bir şaşkınlık…

Üçüncü katta gördüğüm nesneler karşısındaki duyarlılığım,tamamen karşılaşma ve hayret etme ânı üzerinde kalakaldı.Tarih öncesi devirlerde kullanılan günlük eşyalar seçkisi bende,karşılaştığım şeyin kendisinin ne olduğundan tamamen bağımsız saf bir şaşırma hissi yarattı.Sanki milattan önceden bu zamana,çok da bir şey değişmemiş gibiydi.

İlk katta bir zamansızlık,ikinci katta donmuş bir zaman,üçüncü katta ise yerine oturtulmaya çalışılan bir zaman arayışıyla boğuşarak ayrıldım müzeden.Fakat üç katta da ortak olan, müzede sergilenen nesnelerin kendi anlamlarını hiç algılayamamış,tamamen es geçmiş gibi hisetmemdi.Bu noktada ilk başta kendime sorduğum soruya dönersem müze bana ne kazandırdı ?

Müze bana yeni bir soru kazandırdı:

Geçmişe ait nesneler bugününden mahrum kalmak zorunda mı ? Eğer anlam,eserlerle karşılaşan izleyici olarak benim üzerimden tekrar üretiliyorsa,onları o mekanda ve o anda gördüğümde,aslında bugüne gelmiş mi oluyorlar?

 Referanslar;

[1]   Giorgio Agamben, “Galerinin Doğuşu: Sanatın Hayattan Ayrışması”,  The Man Without Content, Çeviri: Elçin Gen, e-skop internet sayfası

[2]  Aykut Köksal, “Bir Galeri Mekanına Kadans”,  Anlamın Sınırı (İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2009)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: