Düşünme ve Dil

“İoca öğrenmelisin”

“İoaca öğrenmek mi?”

“İoaca öğren dedim. (…) Urras fiziği okuyabilmen için!”

(…)

“Sabul bir dekad sonra tezi geri verdi ve “İocaya çevir,” diye homurdandı. (…) O Allahın cezası çıkarcı Atro’nun okuyabilmesi için!”[1]

 

Shevek bir bilim adamıydı. Eşzamanlılık üzerine çalışıyordu. Atro’yu, To’yu, Baisk’i okuyabilmesi için dile, İoca’ya ihtiyacı vardı. Sadece okumak için değil, geliştirdiği kuramı okutmak için de İoca’ya ihtiyacı vardı. Peki Shevek İoca mı düşünmüştü? Shevek ancak bir kısmını İoca yazmıştı. Çünkü Atro’nun İoca terminolojisini kullanıyordu. Belli ki ioca düşünmüyordu ama Atro’dan öğrendiği terminolojiyi de Pravca’ya çevirememişti. Peki Shevek nasıl her iki dili aynı derecede bilmediği halde, düşünürken her iki dili birbirinden ayrı, bir birinin içine geçiremeden kullanıyordu? O halde düşündüğümüz bir dil olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Bu durumda, dili; sadece düşüncelerimizi ifade etmenin bir aracı olarak görmek, dil ve düşünce arasındaki ilişkiyi sınırlandırdığı söylenebilir.

Küçük bir çocuk için köpek balığı, bir uçaktı ve kesinlikle öyleydi. Gördüğü biçimi bir uçak olarak adlandırmıştı. Israrla onun bir köpek balığı olduğunu iddia etmek, dilin düşünceyi indirgemesi olmaz mıydı? Çocuğa tekrar tekrar, onun bir köpek balığı olduğunu söylemek, ona biçimi öğretmeye çalışmak, onu özgür düşünceden uzaklaştırır. Bu yolla düşünce kısırlaştırılmış olur. Bu biçim elbette bir uçak olabilir ve öyle de kalabilir. Heidegger’in ‘düşünmek ne demektir?’ sorusunu dört farklı biçimde, farklı kelimelerle yeniden okuması, aynı sorunun farklı bakış açılarıyla yeniden düşünülmesini sağlamaktadır. Bu durumda dil, düşünceyi üretir. O halde dilin düşünceyle kurduğu ilişki, aynı zamanda hem indirgemeci hem de çoğaltıcı nasıl davranmaktadır? Mimarlık bu paradoksal durumun somut bir hali gibidir. Bilgi ve biçim arasında duran mimarlığı üretirken kullanılan dil; hem kelimeler hem de şamalar, çizimlerdir. Birini tercih edemez, kendini kısırlaştırmamak için, mimarlığı düşünmek, farklı dil biçimleriyle, düşünmeyi arttırır. Mimarlığın, biçim değiştiren bu dili kullanarak ürettiği mekanlar ise üretildiği dili terk eder mi? Portzamparc’ın, kendi edinimlerini karşılayan konser salonunun düşüncesini anlamlandırdığı dil, mekanda bulunan kişinin, beden yoluyla deneyimlediği mekana ait düşüncelerinin karşılığı sözcüklerle örtüşmediğinde, ki bu Ahmet İnam’ın türküyle betimlediği, yerellik, kültür ve bellekle ilişkilidir, bu uyuşmazlık mekanın sağlayacağı deneyimi azaltır mı? Bu durumda mimarlığın, dili mekanı üretene kadar mı kullandığından söz edebiliriz?

Burada bir taraftan Baudrillard’in “yazı ile görsel arasında herhangi bir ilişki” olmadığı ancak bir yakınlık olduğunu söylemesini hatırlıyorum: “Görsel ve metin iki tekil kütük (registre), tekilliklerini korumak gerek.”; diğer taraftan Pallasmaa’nın “Her ne kadar sözcüklerle ve dilbilimsel strüktür aracılığıyla düşündüğümüze ve iletişim kurduğumuza inansak da, aslında zihinsel imajlar ve modeller ya da nöral örüntülerle düşünür ve iletişim kurarız. Ancak sürekli olarak zihinsel ve nöral modellerimizi kelimeler ve dilbilimsel strüktür aracılığıyla inşa eder, karşılaştırır, depolar ve değiştiririz.” sözünü. Baudriallard’in görsel ve metin arasında ilişki kurmayışı ve bu iki kavramı ayrıştırması karşısında, Pallasmaa, bu iki kavramı, ancak Pallasmaa zihinsel, soyut bir görüntüden söz etmektedir, birbirinin içine geçirir ve doğrudan bir birini etkilediğini söyler. Bu durumda mimarlığın, bu iki kavramın iç içe geçmesinin somut hali olduğu söylenebilir mi?

Özellikle son yıllarda bilginin sanal ya da gerçek görüntüler ve görseller üzerinden dolaştığı düşünüldüğünde, bugün bilginin dil üzerinden düşünülmüş ve üretilmiş olsa dahi; görsel olan üzerinden aktarıldığı ve yeniden üretildiği söylenebilir mi? Potzampamparc “sıradan görünen bir köprüde ‘bir manzara’ görebilmem için belirli bir zaman geçmesi gerekiyor (ve bu zaman mekanın ta kendisidir).” diyor. Hiç bir şey göremediğimizi kabul etmek… belirli bir zamanın geçmesi… O halde gerçekten göremediğimiz düşünüldüğünde, aslında görsel olan üzerinden gerçek bir bilgi üretilebildiği geçersiz kılınmakta ve yeniden dile dönülmektedir. Kentte, tüm afişler, ilanlar, panolar, reklamlar, duvar resimlerinin görsel bir dil üretmesine rağmen, ‘düşünmeye çağıran’ olmakta güçlük çektiği mi düşünülmelidir? Mimarlığın da kimi zaman aynı yanılsamaya tutulduğu söylenebilir o halde.

Dili; seslerden, o seslerin bizde ‘çağrıştırdıklarından’, kültüründen, geçmişinden ayrı, sadece sözcükler ve harfler üzerinden düşündüğümüzde; dili tüm bağlamlarından koparılmış olur. Sadece harflerin yan yana gelişleri, zihnimizde bir görüntü oluştursa dahi, dil düşünceden ayrılır. Mimarlığı da benzer bir şekilde düşündüğümüzde, sadece bir görsel olarak mimarlık, düşünmeye çağıran bağlamlardan uzaklaşır.

 

 

Kaynakça

Baudrillard J., Nouvel, J. (2000) Tekil Nesneler, Mimarlık ve Felsefe, Çev. A. U. Kılıç, YEM Yayınları, İstanbul, s. 46-48

Heidegger, M.  Düşüncenin Çağırdığı, Çev. A. Aydoğan, Say Yayınları, s. 41-53

İnam, A. (2006) Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi, Say Yayınları, İstanbul, s. 129-158

Le Guin, U. K. (1974) Mülksüzler, Çev. L. Mollamustafaoğlu, Metis, İstanbul

Pallasmaa, J. (2011) The Embodied Image, Willey, s. 26-30

Portzamparc, C. de, Sollers, P. (2003) Bir Mimar ile Bir Yazar Tartışıyor Yazar: Görmek ve Yazmak, Çev. C. İleri, Yapı Kredi Yayınları, s. 32-58


[1] LE GUIN, U. K., Mülksüzler

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: