PATATES YEMEK, PATATES YEMEKTİR

 

İşbirliğine girişirlerken bir yerde toplanma zeminlerini şöyle temellendirmişlerdir: “Her birimiz de ayrı bir kişi olduğumuz için karşılaşmanın coğrafyanın deneyimleneceği bir topluluk çoktan oluşmuş durumda: Artık her ikimiz de kendimiz değiliz; yardımlaşacak, birbirimizden esin alacak, kendimizi çoğaltacağız.

Deleuze ve Guattari

Yaşam denen şey farklı farklı karşılaşmalardan ibaret, iyi ve yararlı karşılaşmalar sevinci, etkinliği arttırırken kötü ve zararlı karşılaşmalar üzüntü veriyor, etkinlikleri boğuyor. Etik, iyi karşılaşmaları çoğaltıp kötü karşılaşmaları azaltmanın yollarının araştırılması oluyor. Deleuze için bu karşılaşmalarda için önemli olan karşılaşmaların bağlı oldukları olaylar sarmalamasıdır. Fichte, “Esas olan, tüm kavrayışın bir karşılaşmayı ve tüm karşılaşmanın da bir kavrayışı varsaymasıdır”, diyor.

Deleuze bu karşılaşma durumunu her zaman için korumayı düşünüyor. Bir şeylerle veya birileriyle karşılaşma arzusu içinde olup ama asla karşılaşmayı önceden planlamayarak. Amaç sadece bu karşılaşmayı mümkün kılmak…

Birden anlamsızca, ansızın, dolaysızca karşılaşmak…

Tam bu noktada özne ve nesne birbirine giriyor. Tüm olayların özne ve nesne sıfatlarından çıkarak birbirini etkileme çabası hali ortaya çıkıyor. Sanki karşılaşılan nesne kendisinden taşıyormuş, sanki verili olanda aslında verilmeyecek bir şeyler varmış, fakat bizim hiç durmaksızın yeniden onu istememize yol açıyormuş gibi.

Tutku.

Olaylar… Olaylar… Olay

Örnek olarak, Tschumi yapıtlarında olay kavramını kullanırdı. Ona göre olayın genel tanımı mimarlık, statik mimarlık değildir. Mimarlık, Sadece fiziksel bir mekan olarak tanımlanamaz. Eylem, devinim ve mekan gibi üç etmen tarafından tanımlanıyor. Tchumi’ye göre olay yaratılamaz, denetim altında olamaz. Ancak oluşacak olaylar için koşullar belirlenebilir.

Tüm bu karşılaşmalar Tschumi’nin olayları gibi…

Deleuze’un olayları gibi.

Tam anlamıyla bir akış hali…

Bir akış hali nasıl tasarlanır? Ya da tasarlanır mı?

Akış hali bir sinema filmi gibi olayların montajlanmasıdır. Amaç bu süreçte bu akışı karşılaşmalarla tasarlamaktır. Ve bu akış her anında “yeni nedir”? gibisinden Bergsoncu bir soruyu sordurmalı bize. Her durumda Deleuze öncesi filozofların, özellikle de Heidegger’in soruş tarzıyla “köken” sorusu müziği ve sinemayı yine kendi en “gelişmiş” dillerinde, hatta en ileri tarzlarında hazır nazır –ve belki unutuluşa bile itilmiş– bir konumda yakalamaya çabalamaktadır. Sinema imajlardır müzik ise seslerle kuş sesleri gibi… Ama hayır, Deleuze için sinema bir “göstergebilim-öncesi”, bir “imajlar-öncesidir”: duygu-imajları, tutkular, dürtüler alanında cereyan etmeye başlayan, tutkuları konuşan bir dil. Müzik ise bu “önce”lerin en ilkellerinden biri olmalıdır –en etkili, en ilkel, en tutkusal… Deleuze, bir sinema kuramı sunmaktan ziyade kavramsal bir pratik olan sinema kuramının felsefi bir icat olarak nasıl çalıştığını vurgulamaktadır. Bu da felsefi kavramları sinemaya uygulamakla değil, bizzat belirli sinematografik kavramlarla birlikte düşünce üretmektir. Ancak ‚Bu kavramlar değişik kamera hareketleri ve film çekme türleri gibi teknik ya da eleştirel değildir. Dilbilimsel bir ilham semiyolojisinin imgeyi ortadan kaldırıp göstergeyi bertaraf etmesine karşın Deleuze’e göre sinema, imgelerin ve göstergelerin bir kompozisyonu, yani anlaşılabilir bir sözel-öncesi  (preverbal) içeriktir. ‚Sinema ne evrensel ya da ilkel bir dil sistemi ne de bir dildir. Bu tespit önemlidir çünkü Deleuze’e göre  ‚söz ve iletişim kokuşmuştur.

Bu durum bana Bela Tarr’ın filmlerini hatırlatıyor.

Werckmeister Harmóniák’ı hatırlayalım.

O açılış sahnesi. Dünya’nın Ay ve Güneş’in dönüşünün anlatıldığı sahne… Sınırları bellidir sahnenin. Kamera tektir. Sahne başlar ve  hiç durmadan devam eder. Aynı bir tiyatro sahnesi gibi… O an çerçevesi vardır sahnenin. Asıl oyuncu asla kadrajdan kaybolmaz. Fakat konu dışına başvurur. Gezegenler insanlar olur. Gökyüzü yoktur. Ama gökyüzü hayal olur, yaşanır olur.

Ve Janos hikayeye başlar. Janos’un üç ayrı insanı Güneş – Ay – Dünya örnekleri kılıp karanlığın ötesinde bir yerlere götürüp yaptığı konuşma ile belirsizliğin ortasında buluruz kendimizi. Yapılan bu konuşma öyle sessizden ve ağırdan gider ki bu tutulmadan kaçamayız. İnsan, güneş – ay – dünya ekseninde tutulmalara kapılıp kendi yokluğunda karanlığın gücüne direnenleri sorgular.

Torino Atı adlı filmi için İstanbul’a ödül almaya geldiğinde söylediği sözler, kokuşmuş semboller arayan, tüketim filmlerinin yönetmenlerine cevap gibi: “Filmde sembol yok, metafor yok diyor. Her şey açık. Filmdeki baba ve kızın sadece patates yemesinin bir anlamı yok. Patates yemek, patates yemektir.”

Ve ekliyor:

“Gerçek reaksiyonlara, gerçek hareketlere, bakışlara, nefes alıp verişlere inanmıyorum, gerçek zaman, fiziksel anlamda çirkin insanlar, yokluk benim ilhamım”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: