Parallax View : Kabuk ve Cephe

“Yabancılaşmanın ve metalaşmanın kol gezdiği bir toplumda yaşıyorsak eğer, mimarinin yapması gereken şey nedir? Bizi huzursuz ederek, şaşkına çevirip, dehşete düşürerek yabancılaşmanın farkına varmamızı mı sağlamalı, yoksa hakikati yok eden güzel bir hayat yanılsaması mı sağlamalıdır?”

 

Zizek’in sorusu düşünmeye değer, bu soruyla mimarlığın sadece ontolojisini sorgulanmıyor, modern sonrası dönemde “kutsal amacını” yitirmiş bir mesleğin şimdi ne yapması gerektiğini gündeme alıyor. Mimarlık “büyük anlatıyı” kaybettiğinden beri, bu krizi yaşamakta. Koolhaas, Rice toplantılarında, yapının kendisi ve kabuğun artık iki ayrı varlık ve durum olarak ele alınması gerektiğini söylediğinde, kabuk (cephe, cidar) kavramı daha mimari praksisteki yerini tam anlamıyla bulmamıştı. Şimdi ise kabuğu tasarlamak apayrı bir tasarım meselesi ve çoğu zaman binanın kendisinden bağımsız bir işmişcesine ele alınıyor. Artık “cephe” kelimesini bile kullanılmıyor, zira “cephe” beraberinde “kesit” ve “planları” da istiyor, halbuki kabuk bir gestalt, sunduğu cepheden fazlası. Kabuk iç ile dış arasındaki o gergin alanı daha da büyütüyor, o gerginliğin kendisinden yeni bir fenomeloji çıkıyor: kabuk artık bizlerin algısının dışında bir kimlik ve kentin içinde bir sözü var: işin ilginci yapının kendisinin kabuğun söylemi ile bir alakası olması gerekmiyor.

 

Kabuk, işlev-form diyalektiği ile açıklanamıyor çünkü işleve dair her şey, kabuğun arkasında çözülmüş durumda. İşlev, formu dikte etmiyor: işlev, form oluyor. Nasıl olsa, perde arkasında kaldığı sürece, mimarlığın sözünün orada değeri yok… Taşıyıcı karkasın bittiği yer işlevin sona erdiği yer, ondan sonrasında, bütün kaygılardan sıyrılmış bir mimarlık başlıyor: kabuğun hedonist tasarımı. Kabuk bu haliyle, tam da Zizek’in tasvir ettiği toplumun bir izdüşümü: kaba, uyumsuz fakat iddialı. Dikkat çekmek istiyor fakat, dikkat çekmenin sadece bir tüketim mecrasına dönüştü bir zamanda, çoğu zaman “Warholvari” bir kısa dönem ünü ve şansı varsa birkaç dergide fotoğrafıyla idare etmek zorunda kalıyor.

 

Zaten kabuğun, “landmark” olmak gibi bir niyeti yok. Üzerine giydirildiği binadan, her an kopabilirmiş gibi, zayıf ankrajlarla, binanın güçlü kiriş ve kolonlarına tutunuyor. Çoğu zaman seçilen, koyu ya da reflektif camları ile dışarıdan yapının iç algısını da kesiyor. Bu bağlamda bakıldığında, Zizek’in dışarısı-içerisi arasında farkettiği üçüncü uzam aslında binanın içi oluyor. Dışardan bakıldığında, içerde insanların yaşadığını biliyoruz fakat nasıl bir hayat sürdükleri hakkında en ufak bir fikrimiz bile olmuyor. Kabuğun arkasına sığınan plazalarda, her gün onlarca sosyal hak ihlali, kötü şartlarda çalışma, taciz vakaları yaşanıyor. İnsanlar sevmedikleri işleri, ömürleri boyunca yapmak zorunda kalıyorlar. Şartlandırılmış havanın plastik sterilliği ciğerleri gönüllü iflasa sürüklerken, kabuk bizlere hep gülümsüyor, geçici şöhretinin tadını çıkarıyor.

 

Başa dönüp meşum soruyu tekrar düşünmek lazım. Kabuk bu haliyle bizi dehşete mi düşürüyor, yoksa hakikatin üstünü mü örtüyor?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: