mimari paralaks

Diyalektik kavram, tartışmalarla ve çelişkilerle ikna gücünü sunuyor ve akıl yürütüyor. Özellikle mimari eleştiride diyalektik anlatım, büyük bir önem taşıyor. Slavok Zizek, Ahir Zamanlarda Yaşarken adlı kitabında yer alan Mimari Paralaks makalesinde bizlere mimari görünürün ötesindeki anlatımını ve bunun nasıl anlamlandırdığını gösteriyor. Tüm bunları, görünürle düşüncenin arasındaki diyalektiği üzerinden eleştiriyor.

Genel bir kavramın açılımıyla başlarsak, “paralaks” ın anlamını da nesnenin görünürdeki yerinin değişmesi olarak açıklayabiliriz. Gözlemlenme durumundaki nesne, iki farklı özneye göre dolayımlanan bir anlam kazanıyor. Bunun yanında Hegel’e göre nesnenin değişimiyle birlikte bir anlam kayması da yaşanıyor.  Paralaks boşluk da, bu değişimler arasında yaşanan bir durum. Bu durum, yeni bir şey yaratıyor. Yapısal; yani somut bir örnekle düşündüğümüz zaman, bir binadaki paralaks boşluğun sanal bir binayla tanımlandığını görüyoruz. Sanal bina, binanın zamansal boyutta şekillenmesiyle ilişkilendiriliyor. Bir öznenin, nesne içindeyken yaşadığı zamansal deneyimin kaydı, paralaks boşluğu oluşturuyor. Kübist bir resim, bize paralaks boşluğu anlatan en önemli bir çalışma olarak gösteriliyor.

Paralaks üzerine yapılan çalışmaları diyalektik bir sentezle incelersek, antagonizma verilmiş tepkilerle karşılaşıyoruz. Bazı mimarlar, paralaks kavramını doğrudan kullanıcıya hissettiriyor. Bu durum, daha çok postmodern mimari yapılarda görülüyor. Özellikle Liebeskind ve Gehry’nin çalışmalarında, bu kavramın izlerine rastlayabiliyoruz.

Mimari çalışmalara baktığımızda üç düzey görüyoruz. Bunlar, gerçek, simgesel ve imgesel kavramlar. Tüm bu kaba kavramların denk düştükleri akımlar ise gerçeklik, modernizm ve postmodernizm. Paralaks kavramıyla birlikte bir sanal topluluk uzamı olan sanal mimari, yani Second Life’ı da eklemek gerekiyor.

Mimari çalışmaların tarihsel sürecinde, işlev ve biçim arasında sürekli bir diyalog gerçekleşiyor. İşlevselliğin, faydacılıktan beslendiği düşünülüyor. Aynı zamanda zenginlik ve basitlik, işlevsellik getirirken fakirlik, süsü ortaya çıkarıyor. Bu durum, bizlere teşhir ve işlev arasındaki doğruculuğu gösteriyor. Robert Venturi ve Mies van der Rohe’nin çalışmaları, biçim ve işlev arasında kurulan zıt ilişkiyi gösteriyor.

Zizek, modernliğin ve işlevselliğin binayı sıkıcı ve huzursuz bir hale getirdiğinden bahsediyor ve binayı yaşanabilir kılanın işlevsel olmayan öğeler sayesinde olduğunu söylüyor. Tarihsel bir süreç izlemeye devam ediyor ve postmodernizmle birlikte serbestleşen tasarımların boş parodiler oluşturduğunu belirtiyor.

“Bir öyle bir böyle olma” durumu tasarımda maskeli bir anlatım oluşturuyor. Aslında tasarım, kendi çelişkilerini ve ölçüsüzlüklerini bu yol sayesinde açıkça sergiliyor. Toplumsal antagonizmaları örtbas etmenin en etkili yolu da onları açıkça sergilemek oluyor. Örneğin Caduveoların yüz sanatı, toplum içindeki çelişkilerin estetik bir biçimde anlatılması ve simgesel bir eylem oluşturması üzerine kurulu. Bu tasarım şekli, ideolojik bir eylem olarak görülüyor. Bina mimarilerinde de bu görülmüyor mu? Resmi ideolojinin özgürce bahsedemediği şeyler, biçimsel mimarinin sessiz mesajlarında gizleniyor. Bu durumlarda ulaşılmak istenen şey, mimari düzgünlük oluyor. Düzgünlük, ideolojik bir dağınıklığı simgeliyor ve böylece mimari diyalektik, bir anlatım ortaya çıkarıyor. Sosyalist ideolojide bu, “bastırılmış dönüş” olarak bahsediliyor.

Diyalektik bir anlatım, ev tasarımlarında da görülebiliyor. Dışarısı ve içerisi arasındaki ilişki, mimari de ölçülemezliği vurguluyor. Pencereden gördüğümüz gerçeklikle içinde bulunduğumuz ortamın gerçekliği farklı oluyor. Burada iki dışarısı söz konusu ve bunlar birbirinden farklı. Birincisi, dışarının kendisi, bir diğeri ise içeridekinin dışarısı ve içerisi tarafından çevrilmesi.

Biçim ve işlev arasındaki mimari paralaks, estetikleşen deri ve yapı arasındaki boşluktan oluşuyor. Bu boşluk, çağdaş gösteri sanat merkezlerinde kendini buluyor. Derinin gittikçe estetikleşmesi ve iç yapıdan farklılaşması, ortaya mimari bir çelişki çıkarıyor. Deleuze ve Guatari önerdikleri kavram ağında şöyle diyorlar: “moleküler ve molar, üretim ve temsil, fark ile kimlik/özdeşlik, göçebe çokluk ile hiyerarşik düzen arasındaki karşıtlıklarda kutulardan birisi doğurucu, diğeri ise gölgeli bir anlatımı temsil ediyor.” Çokluk, her zaman üretken oluyor ve baskın bir rol üstleniyor. Aynı zamanda kılıf, siyasi bir ifadenin ortamı olarak da kullanılıyor. Kimi zaman ise kılıf, iç yapıdan bağımsız, özgürlüğün estetikleştirildiği bir mekan olarak da kullanılıyor.

Toplumda sınıfsal antagonizmalar, kendini göstermek yerine, kendini örtbas etmeye daha çok meyilli oluyor. Bu durum, özellikle gösteri-sanat merkezlerinde  görülüyor. Sanatın herkes için olduğunu düşünürsek, sanatla elitizmin aynı kefeye konduğu düşünülen gösteri-sanat merkezleri, büyük bir düşünsel mimarinin çelişkisini yaratıyor.

Genel olarak mimaride eleştirel olmak yerine saf bir şekilde estetik ve işlevsel olma çabası yer alıyor. Bu durum, toplumsal ve ideolojik antagonizmaların yeniden üretimini sağlıyor. Mimari paralakslar, beklenmedik bir ara uzamdan ilginç ve yeni bir fenomeni açığa çıkarıyor ve görünürün ötesinde de bir gerçeklik olduğunu gösteriyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: