Disiplinlerarası Eleştiri

Yaşadığımız çağın ne kadar farklı olduğunu görebiliyor muyuz? Peki nedir bu farklılık yaratan? İnsanlar mı, çevre mi, olaylar mı,…? Ya da hepsi.

Bir eşzamanlılık çağında yaşıyoruz. Değişimin katmanlaştığı bir çağdan söz ediyorum. Benjamin, bu çağ için saflığa inmenin imkansız olduğunu düşünürken, Deleuze ise bu katmanların kendi hareketlerini oluşturabileceğini savunuyor.

Günlük hayatta görünenin arkasında yatan gerçeklik, film yönetmenleri ve mimarlar tarafından benzer bir şekilde temsil ediliyor. Bu temsiliyet, çağın bir eleştirisi olarak nitelik kazanıyor. Peki, eleştirinin odak noktası nerede duruyor? Süper modern bir çağda konu, eşzamanlılıkla katmanlaşan yaşamın derinliklerinde gizli duruyor. Bunu ancak, duyarlı bir meslek adamı irdeleyebiliyor ve çalışmalarına eleştiriyi entegre edebiliyor.

Nasıl ki bir yönetmen kameranın optik kısmından şehrin detaylarını yorumuyla bizlere aktarabiliyorsa, bir mimar da çeşitli temsil araçlarıyla, üretimiyle ve uygulamalarıyla şehrin ve yaşamın detaylarını, kendine has yorumuyla bizlere sunuyor. Kimden mi bahsediyorum? Tabi ki Rem Kooolhaas ve Tarantino ve buna benzer isimler.

Gösteri dünyasında yaşıyoruz. Bu dünyada modern üretimle birlikte  elde edilen deneyimler tasvir ediliyor. Bizim dış algımız ve iç deneyimimiz arasındaki şey, gösteriyi oluşturuyor. Gösteri; sanatla, yazılarla, söyleşilerle vb. eleştiriliyor. Düşünceler böylece ivme kazanıyor. Kolay yapımlar, hazır ve düzgün şeyler kabul edilmiyor, düşünce ve iletişime limit konmuyor.

Gösteri dünyasının içindeki bazı mimarlar, bunu sanat aracılığıyla gizlemeye çalışıyorlar. Bu durum, eleştiriye karşı gösterilen boş bir umut arayışının göstergesi. Ortadaki ticari çıkar nedeniyle eleştiri, hiç bir zaman kendi söylemini yaratamıyor. Eleştirinin bir nesnel görüşü olması için eleştirinin de her zaman eleştirilmesi gerekiyor.

Çağın değişimiyle birlikte eleştiri boyut kazanıyor ve çok boyutlu hale geliyor. Aynı zamanda eleştiri, değişime bir hareket veriyor. Bu hareket sayesinde fikirler dağılıyor, başka fikirlerle çarpışıyor ve yeni fikirler ortaya çıkıyor. Tıpkı filmlerin montaj aşamasında kazandığı dördüncü boyut gibi. Montaj, bize olmayan bir gerçekliği sunuyor. Eleştiriler de bize algılayamadığımız bir gerçekliği sunuyor.

Gösteri dünyasında yer alan mimarlar eleştiriliyor. Böylece mimari fikirler yeşeriyor, filizleniyor. Eleştiri mağduru mimarlar ise, bu durum karşısında ümitsizliğe düşüyor. Egonun bir parçası olan ümitsizlik, sanata başvuruyor. Aklınca eleştirinin odak noktasını değiştirmeye çalışıyor mimar. Fakat eleştirmenler bu durumu yemiyor!

Tasarım ve sanat, film ve mimarlıkla günlük yaşamın kenara ittiği gerçekliği arıyor. Kısacası mimarlar ve yönetmenler, gerçeğin arkasında yatan politik konuyu irdeliyor. Politik konu, yandaşlarıyla beraber bir gösteri dünyasını oluşturuyor. İrdelenen şey, gösterinin kendisi oluyor. Gösteri kimi zaman politik güçle dokunulmazlık kazanıyor. Bu durumun korkusu, bir ümitsizlik yaratıyor. Mimarlık, bu ümitsizliğin yaşandığı durumda mimarlığa karşı çıkıyor. İki farklı mimarlık birbiriyle çatışıyor. Böyle bir durumda, iyi bir eleştirmen hangi bakış açısıyla mimarlığın neresinde  duruyor?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: