Mimarlığın Doğada Çözünmesi

 

 

 

Özet

Baudrillard’ın söz ettiği gibi ‘siyasal ekoloji’nin yükselişte olduğu, Zizek’e göre insanlığın ‘ekolojik kriz’ ile başa çıkmak zorunda olduğu çağımızda doğa ve dinamiklerine karşı bir ilgi uyanmıştır. Heideggerci anlamda yeryüzünde -dolayısıyla doğada- bir varoluş biçimi olan mimarlık da doğa ile farklı diyaloglar oluşturmaya başlamıştır. Endüstriyel yaşam tarzı ile insanoğlunun yeryüzündeki hayat dengesini etkilediği düşünülürken, mimarlık Vidler’in deyimi ile ‘üçüncü tipoloji’ evresinde kendi doğasını oluşturmaya başlamıştır. Tarihsel süreç içinde birinci ve ikinci tipoloji evrelerinde -her dönem kendi içinde farklılaşsa da- sırasıyla önce mimarlığın doğayı taklit ettiği ‘aydınlanma süreci’, sonrasında mimarlığın doğaya hükmetmeye çalıştığı ‘modern dönem’ yaşandıktan sonra 20. yüzyılda ‘savaş sonrası’ sürece girilmiştir. Bu süreçte üretilen mimarlığın kendini dinamik ve karmaşık dünya yüzeyinin üzerinde ‘ikinci yüzey’ olarak konumlandırması, bir yandan da doğal ve toplumsal dünyayı kuran akışlardan yarı-istikrarlı yapılar üretmesi gerektiği düşünülmektedir.  Cephe ve kabuk kavramlarının ‘deri’ oluşumuna sürüklendiği mimarlıkta günümüzde gelinen nokta nano-teknolojiler sayesinde insanoğlunun mesken tuttuğu yerden tekrar göçebelik yapmaya başlayabilmesidir. Böylece mimarlığın doğada çözüneceği, kendi sıfır noktasına geri döneceğinden söz edilebilir.

anahtar kelimeler: doğa, mimarlık, nanoteknoloji, morfojenetik, debris, deri, mesken, göçebe

 

 

 

Giriş

Bu yazının temel amacı mimarlığın başlama ve bitiş noktalarında ve aradaki süreçte doğa ile kurduğu diyaloğu irdelemektir. İlk bölümde mimarlığın başlama noktası olan ‘mesken tutmak’ kavramından, doğa ile mimarlığın girdiği etkileşimleri -doğanın yanında bulunmak ya da karşısında yer almak- dönemsel bir çerçeveden bahsedilmektedir. İkinci bölümde doğanın ve mimarlığın yapılı çevresinin birbirinden ayırt edilmemesi gerektiği, ikisinin de dengede çalışan bir sistemin alt başlıkları olduklarından söz edilmektedir. Aynı bölümde mimarlığın oluşturduğu ‘ikinci doğa’ ve ‘morfojenetik’ açılımlara değinilmektedir. Daha sonra  doğa ile kurulan ilişkinin insan bedeninde canlandırılması ile birlikte mimarlığın doğa çözünme ve yok olma noktasına gelebileceğinden söz edilmektedir. Böylece doğa ile kurulan ilişkinin başladığı noktaya geri döndüğü, ve mimarlık halkasının kapatıldığı iddia edilmektedir. Yazının kurgusunda ilişkiler ‘doğa’ başlığında birleştirilmiş ve ayrıştırılmıştır.

Yol’dan Menhir’e

Neololitik dönemde yerde yatay olarak duran taşın fiziksel dönüşüm ile dikey olarak yere sabitlenmesi insanlık tarihinin peyzaja yaptığı ilk müdahale olarak ele alınır. Bu taşa yani menhir’e[1] taşdevrinde birçok işlevin eşzamanlı olarak yüklenmiş olabileceği düşünülür, kutsal bir mekanı tanımlamak ya da katedilen yollarda bir röper noktası oluşturmak gibi, (Careri, 2007) Bu noktada menhirin ilk mekansal tanımlama olduğu söylenebilir.

“Hayvan, kendi dışındaki doğayı yalnızca kullanmakla yetinir ve yalnızca kendi varlığı aracılığıyla onda değişiklikler meydana getirir. Oysa insan, doğayı değiştirmekle, onu kendi amaçlarına hizmet eder duruma getirir, onun efendisi olur.”

 Engels ‘ Maymundan İnsana Geçişte Emeğin Rolü

Engels’in  sözlerinde değinilen insanın doğada kendi varlığı ile değişiklikler meydana getirme isteği Heideggerci anlamda varoluş ve ‘mesken tutma’[2] kavramı ile ilişkilidir, ‘mesken tutmak’, insani varoluşun doğal biçimidir, insan kendini bir yere ait hissetmelidir. (1971) Burada Heidegger’in, Engels’in dediklerinin üzerine ‘aidiyet’ kavramını da ekleyip, göçebe yaşantısının belli bir noktada barınmaya ve mesken tutmaya kendini teslim ettiğinden bahsettiği söylenebilir.

resim1. Kapadokya bölgesinde bulunan doğayı

         değiştirme ve doğada barınma biçimi

Doğa ile kurulan diyaloğu Vidler’in dönemselleştirmesi ile ele aldığımızda 18. yüzyıldaki mimarlığın ana düzenin taklitçisi olduğunu söylenir. Ancak bu yazıda Vidler’in söylediğinden biraz daha farklı bir bakış açısıyla mimarlığın ana düzenin taklitçisi olduğu dönem ‘ilk menhirden 18. yüzyıla’ kadar olan süreci kapsadığı söylenmektedir, çünkü bu dönemin genel olarak tutumunda doğada varolan fiziksel gerçeklilkerin tarihsel süreç boyunca mimetizmi egemendir. İkinci dönem olan ‘modern dönemde’ ise doğayı taklit etme noktasından ‘doğaya hükmetme’ noktasına varılmıştır. (Vidler,1977) Burada modern dönemece girildiğinde doğanın hükmedilmeye başlayan bir olgu olmaya başlamasının ardında 19. ve 20. yüzyılda yaşanan savaşların, yıkımların ve hastalıkların etkisi olduğu söylenebilir. Zira doğa gittikçe yapılı çevreye ait bir ‘yıkıntı’, ‘debris[3]‘ haline gelmiş ve doğanın dönüşümü de farklılaşmıştır.  (Gissen, 2009) Modern mimarlık bir anlamda savaştan sonra yıkılan Avrupa’nın küllerinin ortasında kentlerin yeniden yapımını üstlenecek olan mimarlığın kendisi olmuştu. (Morales, 1996) Endüstrileşme ve kitle üretiminin de etkisiyle mimetizmden makine estetiğine öykünen modern mimari doğadan kopup, kendi çevresini ehlileştirilmiş peyzaj ile çevirip, bir anlamda kendini doğadan koparmıştır, ve belki de savaş paranoyasının etkisinde kontrolü elinde tutmaya çalışıp doğaya hükmetmeye çalışmıştır; teras çatılar, manzarayı romantik bir resim nostaljisinde çerçeveleyen açıklıklar, iç-dış ayrımını aslında varolan ancak yokmuş gibi yapan cam cephe ile sağlamak Le Corbusier ve Mies van der Rohe mimarisinde görülebilen özelliklerden bazılarıdır.

resim2. baştan sona tanımlı ve kontrollü mimarlık

Ville Radieuse, 1930, Le Corbusier

‘Örümcek, dokumacınınkini andıran bir iş yapar. Arı ise peteğini yaparken birçok mimara parmak ısırtır. Ama en beceriksiz mimarı en usta arıdan ayıran özellik, mimarın yapacağı binayı gerçekleştirmeden önce onu kafasında tasarlamış olmasıdır. Her çalışma süreci, emekçinin kafasında daha başından varolan bir şeyin yaratılmasıyla sona erer. Emekçi, yalnızca üzerinde çalıştığı bir maddeye biçim değişikliği vermekle kalmaz, aynı zamanda kendi çalışma tarzının yasalarını belirleyen ve kendi iradesini bağımlı kılmak zorunda olduğu bir amacını da gerçekleştirmiş olur.’

Marx, Kapital

Modern mimarlığın baskıcı rejimine tanık olmadan Marx bir öngörüde bulunduğunu söyleyebilmek mümkün. Peki bu öngörüye göre mimarlığın modern evresinden sonra ne gelmeliydi?

İkinci Dünya Savaşı’nın atom bombaları ile sonlanmasıyla Ludwig Hillberseimer gibi mimarlık düşünürleri özellikle nükleer felaket ile yıkıma uğramış kent coğrafyalarına yeniden canlandırmaya yönelik bir müdahalede bulunmayıp, terk etmeye bırakmak gerektiğini savunmuştur. (Gissen, 2009)  Hillberseimer’in düşüncesi en berligin şekilde yaşanan Çernobil nükleer felaketi sonucu ile bir debris mekanına dönüşmüş Piripyat’ta gözlemlenir. İnsanın yaklaşık 25 senedir yaşayamadığı bir modern kent ve mimarlık ortamının debrisi, doğa ile beraber melez bir yaşam oluşturmuştur.(Wiles,2011) İnsanın koruyucu radyoaktifsavar giysiler olmadan barınamadığı bölgede, insan yerine doğa  var olmuştur. [4]

 resim3.piripyat’ta havuz binası

resim4.piripyat’ta beton zemin

resim5.piripyat’ta doğa ile baş başa kalan basketbol sahası

Piripyat’taki insan tarafından terkedilmiş bölge Rus yönetmen Tarkovksy’nin Stalker/İz Sürücü filminde de işlenmiştir, hatta filmin içindeki konuşmalardan radyoaktif bölgenin  yansıması şu şekilde belirtilmiştir:

            ‘Zayıflık kutsal, güç ise değersizdir. İnsan doğduğunda zayıf ve esnektir.             Öldüğünde güçlü ama çürümüştür. Çürümek ve güç, ölümün yoldaşlarıdır.  Esneklik ve zayıflık ise varlığın tazeliğini ifade eder. Bundan ötürü sertleşen kaybediyor demektir.’

Tarkovsky Stalker/İz Sürücü

Doğal Uyanış

Doğa ile mimarlığın kurduğu ilişkinin arkaplanında görülen dinamikler 1950’li yıllarda yükselişe geçen ekoloji bilinci ile değişime uğramıştır. Öncesinde dünyayı sonsuz bir doğal rezerv olarak kabul eden tüketme fikri egemenliğini yitirmiştir. Bu yüzden savaş sonrası dönemece girildiğinde gelişen teknolojik hareketler ile insan kendini doğada ve ekolojik sistemde olanlardan sorumlu tutmaya başlamış çünkü gücünün farkına varmıştır. Chakrabarty’nin belirttiği gibi:

‘Mesele insanın doğayla karşılıklı bir ilişki kurması meselesinden ibaret değildir             artık. İnsanlar doğayla hep etkileşim içinde olmuştur zaten…Şimdiyse insanların             kelimenin jeolojik anlamında doğanın bir gücü olduğu iddia ediliyor.’

İnsanın doğada sebep olduğu etkilerinin farkına varması ile mimarlık çevreleri doğa ile farklı etkileşimler içine girmeye başlamıştır, çünkü üretilen mimarlığın da doğa ile etkileşim içinde olduğu, doğayı ne taklit etmesi, ne de cephe alması gerektiği anlaşılmış, mimarlığın bizatihi doğanın dinamikleri içinde üretilmesi gerektiği öne sürülmüştür. İnsanın dünya yüzeyine ek olarak arabalar, evler, kentlerden oluşan ikinci bir yüzey oluşturduğu, bu iki yüzeyin de birbirleri ile dinamik bir etkileşim içinde olduğu, tasarımın da bu iki yüzey arasında dinamiklerin yönetilmesi ile ilgili olduğu söylenmektedir.  (Hasdell, 2005) Bu dinamiklerin büyüklüğü ise Chakrabarty’nin belirttiği gibi iklimsel değişimleri de kapsayan küresel ölçekteki devinimlerdir. Bu durumda mimarlık ikinci doğayı oluşturabilmek için kendi fizikselliğini Manuel de Landa’nın sözünü ettiği doğal ve toplumsal dünyayı kuran madde ve enerji akışlarından yarı-istikrarlı yapılar üretilmesini konu alan morfojenetik mimarlıkla mı oluşturabilecektir?

Ancak Zizek  meseleye mimarlığın mekansallaşma araçlarından ‘deri’nin varlığını  ve niteliğini Foreign Office Architects’in şehrin zemininin sürekliliğini sağlayarak   tasarladığını görülen Yokohama Uluslararası Liman Terminali üzerinden açıklar. Burada projenin dış çeperinin kamusal alan bağlamında iyi tasarlandığı söylenebilir fakat burada Zizek’in bahsettiği organik bir bileşen olma yolunda potansiyel taşıyan ‘deri’, bir morfogenetik mimarlık oluşturabilecek özelliklere sahip değildir. Gün geçtikçe mimarlık ortamına ”self-sustaining, self-efficient, smart-facade, green-facade ,eco-friendly facade, morpho-genetics” gibi  kavramlar girmektedir ve mimarlık henüz bu teoriyi günlük hayatın içinde belirgin bir şekilde sunamamaktadır.

resim6.yokohama uluslarası liman terminali

Morfojenetik mimarlığın sadece yapıyı oluşturmakla kalmayıp, insana adapte edilebileceği üzerine öngörüler de bulunmaktadır. Bu noktada morfo-jenetik algoritmalar ile düzenlenen yeni tür nanoteknoloji giysilerden bahsedilebilir. Böylelikle karmaşık molekül yapıları sayesinde, kendi kendine çoğalıp, uygun birleşimler yaratarak insan bedenini bütünüyle kavrayıp, onun dış dünya ile etkileşimini tümden değiştirecek bir giysi üretilebilir, ve bu giysiler merkezi, inşa edilmiş, mesken haline gelmiş mimarlık algımızı yeniden yaratabilirler. Çünkü artık insan, “kendine has bu yeni eklentisi olan giysisi ya da derisi ile dağda, yıldızların altında, ormanın içinde uyuyabilir.

Eğer mimarlık doğada çözünüp kelimenin ilk anlamıyla sadece bir ‘deri olarak kalan’  mimarlığın ta kendisi olursa?
Artık mülkleri, meskeni ile, koordinatları belirli bir yerde yaşamak zorunda değildir insan. Çünkü mülkü kendisindedir, onu giymektedir. (Jon Bailey, 2011)

Sonuç

Bu yazı ekolojik ve yeşil oluşumların önemle anılması ve tartışılması gereken  konular olduğunu vurgulamak ve günümüzde mimarlık ile doğa ilişkisini ya da ilişkisizliğini düşündürtmek amaçlı yazılmıştır. Doğanın ve mimarlığın aslında aynı itkiler sayesinde gelişmesi gerektiği düşünülürken, halen konvansiyonel sistemin egemen inşa etme biçimlerinden biri olduğu gerçeği, teorisi gelişmekte olan yeni akım yarı-istikrarlı, açık uçlu ya da yumuşak mimarlıkların pratiğe nasıl dökülmesi gerektiği tartışmaya açılmalıdır. Bir başka nokta ise mimarlık ile doğa arasındaki sınır erirken, ve mimarlık doğanın içinde çözünürken, mimarlıksız bir dünyanın dahi mümkün olduğunu ve bu durumun  morfojenetik gelişmelerle yakından ilişkili olduğu öne sürülmüştür.


[1] Menhir Fransa’nın kuzeybatı bölgesine ait Breton dilinde ‘uzun taş’ anlamına gelmektedir.

[2] ‘Mesken Tutmak’ Heidegger’in ‘Building, Dwelling, Thinking’ yazısında geçen ‘dwelling’ kavramının karşılığı olarak kullanılmıştır

[3] Gissen’in tanımına göre ‘debris’ eski yerleşimlerden kalan harabelerden ayrılır savaş ya da doğal afetler sonucu bozulmuş, yıkılmış çevreyi, tamamen mekansal dönüşüme uğramış yapıları tarifler. Kavram 18. yüzyılda Julien David Le Roy ve Gabriel Pierre Martin Dumont tarafından öne sürülse de,  temsiliyetini tam olarak 20. yüzyılın Dünya Savaşları etkisiyle bulur. İkinci Dünya Savaşı’nda Asya ve Avrupa’da birçok kent dümdüz olmuştur ve birçok mimar gibi CIAM da  bu şehirleri tekrar yaşatmak için tasarılar geliştirmiştir.

[4] Piripyat’a ait yukarı belirtilen bilgiler Icon dergisinde bir araştırma ekibinin Piripyat gezisini konu alan  ‘Çernobil İhraç Bölgesinin İçinde/Inside the Chernobly Exclusion Zone’ konulu yazıdan alınmıştır.

One comment

  1. Ekolojiyi Mimarlık sorunu bağlamında yeniden yorumlamak komu olarak seçimi vurgulamak gerekirse güncel anlamda tartışılabilecek ve sorgulanması gereken önemli bir konudur.
    Heideggerci ifadeyle onu bir ‘’kaygı’’ ve ‘’sorununsal’’ olarak ele alarak, ayrıca yazının ana ekseni oluşturması çok olumlu bir yaklaşım olarak söylenebilir.
    Yazının Girişinde Baudrillard ve Zizek gibi düşünürlerini seçilmiş olması ve ‘siyasal ekoloji’’ ve ‘’ekolojik Kiriz’’ gibi kavramlar ile başlaması Konunun günceliğini belirtmek acısından oldukça ilgi çekici.
    Ayrıca yazıda bazı kavramların ‘üçüncü tipoloji evresi’’, ‘’ nanoteknoloji’’, ‘’morfojenetik’’, ‘’debris’’, ‘’deri’’ gibi içermesi okuyucu için Ekoloji ve mimarlık konuları anlamak için çok kapsayıcı ve faydalı olduğunu belirtmek gerekir. Yalnız bu kadar geniş kapsamlı kavramların makalede kullanılması biraz makalenin eleştirel yönünün önüne geçilmiş gibi görünüyor.
    Doğa ile mimarlığın girdiği etkileşimleri -doğanın yanında bulunmak ya da karşısında yer almak- dönemsel bir çerçeveden bahsedilmek Konuyu kronolojik ve lineer süreçlerin bağlamında ele almaktan ziyade döngüsel tarihi yaklaşımından biraz değerlendirilseydi yazı daha başarıl olurdu bence.
    Mimarlığın doğa ile ilişkisi ve onunla etkileşim içerisinde bulunması, yâda insanoğlunun tarih boyunca yaptığı çevre ile doğa arasındaki ilişkileri daha anlamlandırmak istiyorsak dönemsel den ziyade mekânsal ( Batı ve Doğu arasındaki mimari yaklaşımların farklılığı gibi); Japon Mimarisinden karşılaştırılabilirdi.
    Başka bir eleştiri noktası ise, bu yazıda kullanılan bazı varsayımların, mimarlığın başlama ve bitiş noktaları ile ilgili ifadeler ve doğanın ile mimarlığın yapılı çevresinin birbirinden ayırt edilmemesi gerektiği ve ikisinin de dengede çalışan bir sistemin alt başlıkları oldukları gibi çok net ve keskin ifadelerle yaklaşmak, bir eleştirel yaklaşım olmaktan ziyade kendi içinde bir hipotez ifadesi taşıyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: