Mimarlık ’ta Gerçekliğin Kaybı bağlamında Mekân üretimi: H.lefebvre & J.Lacan.

 

Anahtar Kelimeler:   Mekân üretimi ,Gerçek, Gerçeklik, Simgesel Düzen,Özne

Özet 

 Mimarlığın 20. yüzyılın en tartışmalı konularından biri olan mekân üretimi ve onun öznesi olan birey hakkında çok sayıda tartışma vardır.  Mekân üretiminin üzerine Fransız  Neo-Marksist sosyolog ve felsefeci Lafebvre ve 20 yüzyılda Marksist yaklaşımlarıyla bilinen Lacan’ın teorik psikanalizinin kavramları çerçevesinde yeniden ele almak istedim. Bu yazıda Mekân üretimi Süreci, mekân Üretimin sürecinde özne olması gereken mimarlık dünyası yaşadığı Gerçeklik kaybını ve Özne olma/ma durumunun üzerine bir tartışma çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Giriş:  

Leebvre’e göre kent yalnızca yapılı bir çevreden oluşmayıp, gerçekte kapitalist gelişmenin öznesidir (Lefebvre, 1972). Bu mekânda kapitalizmin bütün ilişkileri yeniden üretilmekte ve kentsel mekânın düzenlenmesi yoluyla kapitalizm ayakta kalabilmektedir. En yalın diyalektik ilişkiyle kapitalist toplumsal örgütlenme, sonunda, kendisini yeniden üretecek bir mekânı yaratır. 

Peki, bu üretimi sağlayan Özne olmanın durumu nedir? Mekânın üretimine simgesel ve imgesel kavramların bağlamında Lacan’ın Gerçek kavramına nasıl bakılabilir? Özenin gerçeklik algısı ile mekân üretiminin arasında bir ağlılık söylenebilir mi?

 Mekân Üretimi:

Mekânın Üretimi’nde mekânın çok uzak olmayan bir tarihe kadar yalnızca matematikçiler ve filozoflar tarafından ele alınan bir konu olduğunu söyleyerek söze başlayan Lefebvre (Lefebvre,1974), kendi sosyolojisinin kavramları olan üretim, praksis ve gündelik hayatı da kullanarak, onu “fikri bir şey” olmaktan çıkarıp toplumsal ve fiziksel nitelikleriyle ele almıştır. Lefebvre kitapta çalışma planını ortaya koyarken; mekânın üç temel alanı olan fiziksel (doğa, Evren), düşünsel ve toplumsal (gündelik hayatın mekânı) alanların çözümlemesine olanak veren üniter (tümleşik) bir mekân kuramına gereksinim duyulduğunu belirtmektedir (Lefebvre,1974).

Lefebvre, Marx’ın yazılarından çıkardığı bu üretim kavrayışıyla mekânın gerçek üretimini çözümlemektedir ve böylece vardığı temel tez, mekânın toplumsal bir urun olduğudur. Her toplumun, her üretim tarzının kendi mekânını ürettiğini (ilkel-köleci toplum mutlak mekânı, feodalizm tarihsel mekânı, kapitalizm ise artı değerin soyut mekânını üretmiştir) söyleyen Lefebvre (Lefebvre,1974), toplumsal mekânın üretiminin metaların üretimine benzemediğini de vurgulamıştır.  Mekânın üretimi acısından oldukça önemli olan toplumsal mekân kavramı, aynı zamanda, mekânı yalnızca değişim değeri olarak, soyut mekân olarak değil, kullanım değeriyle bağlantılı olarak toplumsal sınıflar, ara katmanlar ve sınıf fraksiyonlarının şekil vermeye çalıştığı bir mekâna -yaşam alanı olarak somut mekâna- gönderme yapmaktadır.

Hepimizin yaşadığı fiziksel ve toplumsal alanlar olarak gerçek mekân maddi süreçler ve anlamlandırma süreçleri sonucunda üretilir. Ona göre, mekânda anlamlandırılma, tasarlanma (kavramsallaştırılma) ve yaşanma süreçleri iç içe gider. Yani yaşanan mekân, aynı zamanda gündelik yaşamın rutinleriyle kentsel gerçeklik (çalışma, özel yaşam ve dinlenme olarak ayrışmış yerlerin rotalar ve iletişim ağlarıyla)

Bir toplumun mekânında saklı olanın üretim ve yeniden üretim olduğunu söyleyen Lefebvre’nin kapitalist toplumda kentin nasıl anlamlandırıldığı, tasarlandığı ve yaşantılandığı/deneyimlendiği konusunda geliştirdiği uçlu bir şema vardır

 Lacan’ın Gerçek kavramı ve Gerçeklik Kaybı:

Üretim kavramı üzerine (mekân üretimin de dâhil edilebilir) başka bir Marksist kuramcı olan Lacan, daha çok psikanalisttik teori yönden yaklaşıyor. Lacan ve lefebvre Mekân Üretiminin aslında simgesel düzenin (iktidar,) şekillendirdiği gerçekliğe bağlamaktadır. Lacan simgesel düzenin Pratiklerin ’den daha çok simgesel düzeni oluşturan gerçek üzerine durmaktadır. 

Lacan’ ın sözettiği Gerçek ( Gerçeğin oluşması için) , üç kavram bağlamı sonucunda oluşmaktadır, bunlar İmgeselSimgesel ve Gerçeklik olarak belirtilebilir.

İmgesel: Ego, hayal ve fanteziler bualana aittir. Gerçeklik oluşumun öncesindeki dönemdir.

Simgesel : İmgesel yapıya ait olanın temsil edilebilmesi için – Simgesel ( dil gibi ) devreye giriyor. Yani Simgesel yapı ile imgesel olan bastırılır. Simgesel burada, Kültürel Düzen ‘in simge sistemini ifade eder. Bilinçdışı bunun sonucu oluşur. 

Gerçeklik: simgeselin kurduğu gerçeklikten ayrı olarak Simgeselin ötesinde kalır. Gerçeklik, Simgesel bastırmanın sonucunda Uçurum’un ötesinde kalmış olan eksiklik yeri olarak ifade edilir (Grosz, Routledge, 1990,).

Gerçeklik kaybı:

Yaşantımızın ilk 4 ila 6 ayı zarfında içinde yaşamış olduğumuz koşullardır. Yaşamımızın bütünüyle çeşitli organlardan ya da vücut parçalarından kaynaklanan duysal ve algısal etkilerden oluşan bu ilk döneminde, biyolojik bir varlık olarak hiçbir eksiklik hissi yaşamayız. Diğer bir deyişle çocuk Gerçek’in düzenine doğmuştur. Bu bir anatomik, “doğal” (doğa burada olumludan ziyade direnç anlamında) düzendir, saf bir bütünlük ve doluluk halidir (Elizabeth G, 1990).

 Varlık algısı tek ve bütün bir varlıktan ibarettir, sanki büyük patlama öncesi evrenin durumu gibi. Bebek ise bu tek ve bütün varlığın kendisidir, henüz vücudu ve psişik yapısı ile ilgili hiçbir deneyimi bulunmamaktadır. Anne, anne memesi, ya da bakıcımızdan henüz kendimizi ayrı bir varlık olarak algılayamadığımız için biyolojik gereksinimler ve doyum ekseninde, normal düzeyde bakım alan bir çocuk için hiçbir eksiklik hissi oluşmaz. Tam bir yeterlilik, tam bir güce sahip olma hissi ile doludur bu dönem. Bu dönemde asıl olan şey biyolojik dürtülerdir.

Eksikliğini hissettiği şeyi yaratıp temin eden de kendisidir, doyumu hisseden de.  Lacan bu dönemi, “eksikliğin eksikliği” olarak tanımlar. Sonradan kendimizi çevremizdeki varlıklardan ayrı bir varlık olarak hissedip özne haline gelmeye başlamamızdan itibaren Gerçek, öznenin gerçekliğinin içinde bir kara deliğe dönüşür, çünkü Gerçek, “temsilde özümsenemeyendir, temsili olanaksız olandır”. Bu nedenle Gerçek, simgeleştirmeye direnir. O kara deliğe geri dönüş sadece rüyalarda ve psikoz denilen psikiyatrik hastalık durumunda mümkündür.

Kendi gerçekliği içinde Gerçek’i arama girişimlerini yaşamı boyunca sürdüren özne, bu iki durum dışında, bu girişimlerinin her defasında Gerçek’i ıskalar. Gerçek’in düzeninden koparak, yani ayrı bir kimlik ve kendilik hissi geliştirmemiz, sırasıyla önce hayal ve fantezilerden oluşan imgesel, son olarak da toplumsal gerçekliğimizin bize dayattığı simgesel düzenlere geçerek mümkün olur. Bu gerçeklik durumu, imgesel ve simgesel temsiller yoluyla yaşanılır ve öğrenilir. Artık Gerçek’in düzeninden kopmuş olan özne, varoluşundaki eksikliklerin de farkına vardığı bir algı düzeyine geçer. Bu da Gerçek’in düzeninin dürtüsünün, imgesel düzenin arzusuna dönüşmesine neden olarak bizi de bir arzu varlığına dönüştürür.

Neyi arzularız aslında?  Yitirdiğimiz Gerçek’in yarattığı kara deliği doldurarak, eksiklik hissetmemizin önüne geçecek derecede her tür eksikliği giderecek, tam güçlü, mutlak bir yeterliliğe sahip bir nesnedir farkında olmadan aradığımız.  Bu nesne, imgesel dönemde hayal ve fantezilerden oluşan bir imgeye yani hayale dönüşür. 

Simgesel dönemde, toplumla uzlaşarak yarattığımız düzende ise, Gerçek’in düzeninin tümü ve imgesel dönemin hayalleri bilinçdışına itilmişlerdir.  Simgesel düzenin toplumsal öznesinin bilincinde, yani gerçekliğinde, bilinçdışı yani Gerçek, bir kara deliğe dönüşür.  Hiçbir zaman ulaşamayacağımız bu kara delik, aynı zamanda tüm arzularımızı yönlendiren, varoluşumuzu biçimlendiren güçlü bir bilinçdışının oluşumuna neden olur. 

Gerçek’i yitirdiğinin farkına varan özne eksiklik hissine kapılır, her şeye gücünün yettiği Gerçek’in düzeninin dönemi gerilerde kalmıştır. Bu durumda özne, eksikliğini tamamlayacağına inandığı adımlar atmaya çabalar. Bu adımlar, imgesel dönemde hayaller ve fantezilerle, simgesel dönemde de simgelerle atılmaya çalışılır, bu ise gerçeğin cevabıdır. 

Özne gizlemeye çalıştığı arzusu ile kendisini temsilci yoluyla kabul ettirdiği simgesel düzenin toplumsal kabulü arasında bölünür.  İmgesel kayıt içinde, bütünüyle yabancılaştığı bir (Elizabeth G, 1990). 

Bu tuzakta öznelerarası ilişki, yitirmiş olduğumuz mutlak gücü ve bütünlüğü barındıran “Öteki”nin arayışı oyunu ile kendisini gösterir.  Ama Gerçek, her zaman simgeleştirmeye direnir ve bir karadelik olarak kalır. Yitirmiş olduğu gücü ve tam yeterliliği kendi içinde barındıran “Öteki”ni umutsuzca bulma arayışındaki özneyi kandırmak zor değildir.  Seçimler giderek, özneyi bu kandırmacanın içine çekecek oyunun arenası durumuna dönüşmektedir. Zaten tuzakta kıstırılmış olan seçmen özne, Gerçek’i bulma yanılsaması ile tercihini yaparken aslında özgür değildir. 

Özne, seçim arası dönemlerde çıkarları için etkin bir uğraş veren bir birey olmaktan koparak, bir hayalin kurgulayıcısı olan edilgen bir varlığa dönüşür. Seçmen öznenin sınıfsal bütünlüğünün yerini bireysel hayaller ve kurgular alır.

Mekân üretiminde Özne Olma Durumu:

Bireyselleşmeye zorlayan, rekabetçi bir toplum yapısının toplumsal gerçekliğinin öznesi, Gerçek’in yerine koyabileceği kolektif bilinçten yoksun, söyleminde kullandığı temsilcisi ile daha çok yabancılaşmış, ürettiği ürüne sahiplenemeyen bir öznedir Lacan’a göre.

Toplumsal dayanışmadan yoksun, günlük yaşamında haklarını koruma mücadelesinden uzak yaşayan seçmen özne, yalnızca söylemlerde yer alan sanal bir dublör müdür? Durkheim, kolektif bilincin varlığını idame ettiremediği bireyci toplumların sonunda çözülmeye gideceğini belirtir (Tolan, 1980).  Günümüzün Özgür demokrasiler ’da özgür görülen Özne, yitirmiş olduğu ve hiçbir zaman ulaşamayacağı Gerçek’in umutsuzca bulmaya çabalayan, kapitalist sistemin Simgesel düzeninin içinde kırılgan, parçalanmış rollerle yaşayan, iktidarını yitirmiş bir Özne haline gelmiştir. Kente olan bitene yabancı kalan, kent mekânın üretilmesinde Özne olması gereken mimarlar, Şehir Plancıları, sanatçılar ve ya kentte katkı sağlaması gereken her kim varsa yaşadığı bu gerçeklik kaybı ve Özne olmamanın Eksikliği ancak Öznenin kapitalist sistemin içinde bu yeni aldığı durumla açıklanabilir.

Simgesel Düzende Gerçekliğin Kapı:

Lefebvre’e göre devlet ( Lacan’a Göre Simgesel Düzen) günlük yaşamın kendisinin düşmanıdır. Çünkü devlet, yönetsel ve ekonomik egemenliğin soyut mekânını üretir. Ama imgesel gerçekliği eksik olduğu için,  yeniden üretiminin toplumsal imgeye karşı reddi anlamına gelir.

Lefebvre’e göre bu devlet anlayışı, kentin merkezi mekânında ortaya çıkan tarihsel kullanım değerlerini stratejik bir mekân uğruna yok eden çalışmasıyla anlatılabilir.

Şehrin trafikten arınmış bir toplanma yeri olan bir meydanı (örnek, Place des Vosges) kentsel yaşam farkına varılmaksızın ve ciddi biçimde dolaşımın atomlarının (otolar) boydan boya geçtiği soyut mekâna doğru bozulma gösterir. (Lefebvre1974).

Bir başka örnek verilirse: Mimarlık okullarında kentin en önemli olan taksim meydanı ile ilgili yapılan projelerin genellikle (müze, Ses ve Performans Binası, Sergi Alaları …. )  gibi projelerle yaklaşırken, Simgesel düzenin ise içinde özne konumunda olan sermaye Tarafından Önerilerin, AVM’ler, yeni taşıt yoları gibi projelerle yaklaşıma durumu gibi.

Bu gerçekliğin kaybı ve Özne olmamanın durumu, yâda üniversitelerde sıkışmış, akademik jargonlarla hayata bakan bu yeni özne, Toplumsal dayanışma bilincinden yoksun, söyleminde kullandığı temsilcisi ile daha çok yabancılaşmış, ürettiği ürüne sahiplenemeyen bu özne ancak Lacan’ın bahsettiği gerçeklik kaybının Durumu olduğunu söylenebilir.

Sonuç:

 Lefebvre ve Lacan Mekân kavramını, Toplumsal İlişkilerin ve günlük yaşamın, gündelik deneyimlerin oluşturduğu mimari ve ideolojik ortam olarak ele almaktadır. Yaşadığımız çağı anlamak ve mekân üretiminde özne durumunda olabilmek için gerçeklikten uzaklaşmayarak, var olan ideallerin ve düşüncelerin imgesel durumda kalmaması gerekir.

 Aslında kente mekân üretimi konusunda söz sahibi/Özne olması gereken kim varsa ( Üniversiteler, mimarlık okulları, Sivil Toplum kuruluşları, aktivist hareketler..vb.), yaşadıkları gerçekliği sadece imgesel evreden simgesel bir zemine taşıma yöntemlerini araması gerekir

Kaynakça:

 

Barlas Tolan, (1980) Çağdaş Toplumun Bunalımı; anomi ve yabancılaşma. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Yayınları, s:17-18: Ankara

David Macey, (1994) “Introduction”, Jacques Lacan, The Four Fundamental Concepts of Psycho-Analysis, London

Joél Dor, Jason Aronson Inc. (1997), Introduction to the Reading of Lacan, , New Jersey, s157

Robert Samuels, Routledge, (1993).Between Philosophy and Psychoanalysis, Lacan’s Reconstruction of Freud, New York.

S., Markus G., Demirer T., (2007)Yabancılaşma ve… Özbudun s 17-18, Ütopya yayınları, Ankara

ToplumBilim Dergisi, Jacques Derrida Özel Sayısı. ISSN- 1301-0468. Sayı 10 Ağustos 1999, İstanbul

Slavoj Zizek, Kırılgan Temas Slavoj Zizek’ten Seçme Yazılar. Metis Yayınları 2006, İstanbul

The Seminar, Book I. Freud’s Papers on Technique, 1953–1954,, edited by Jacques-Alain Miller, transl. by J. Forrester, W.W. Norton & Co., New York, 1988

The Seminar, Book II. The Ego in Freud’s Theory and in the Technique of Psychoanalysis, 1954–1955, ed. by Jacques-Alain Miller, transl. by Sylvana Tomaselli, W.W. Norton & Co., New York, 1988.         The The Seminar, Book III. (1993.) The Psychoses, edited by Jacques-Alain Miller, transl. by Russell Grigg, W.W. Norton & Co., New York,

Roland Benedikter, (2005), Jacques Lacan and the Discourse of Science .Via Cavour 23/a, I-39100 Bolzano,

 

Reklamlar

2 comments

  1. nihatbirtane

    Yaşanılan gerçekliğin imgesel evreden simgesel bir zemine taşınması gerektiğine katılmamaktayım.(makalenin sonu).Zira bu Lakan’ın bebeklik evresinde bebeğin düştüğü hatayı tekrarlamak olacaktır.Yapılması gereken imgesel olana kılıf giydirmeden(simgesellestirmeden),katışıksız bir halde iken ona imge-fiziksel bir zamin aramaktır.Bu zemin yoktan varedilebilecek bir zemin değildir.Aksine simgesel olanın kattığı yapay anlamlardan oluşan kılıfların altındadır.Bir binayı var eden değişmezlerden oluşur.İşlenmemiş imgesel olanla dolaylı bir ilişki içindedir.yani imgesel yoksunluğun getirdiği anlam kaybını yapay anlamlar edinerek gideren simgesel olanın doğrudan ilişkisini taşımaz.Belli berisiz hayallerin dolaylı olarak (kimi zaman sezgisel) ama dille simgeselleştirilmeden katışıksız mimarlığın öğelerine(zaman,mekan,ışık…)dönüşümü ile mümkün olur.Nihayetinde imge-fiziksel zeminde ortaya çıkacak ürün adlandırılmamış/sloganlardan yoksun,konuşmadan sadece bakarak çok söz söyleyen bir mimaridir.Tıpkı Alvaro Siza’nınki gibi..

  2. bengii

    Günümüzde kent mekanları ve bu mekanların üretimi sorgulanması gereken önemli bir konudur. Oldukça hızlı bir şeylerin yaşandığı dönemde yeni üretilen mekanların nasıl olması gerektiği özellikle tartışılmalıdır. Bu tartışmaların yüzeyselleşmesi, derinlemesine yapılmaması, öznenin konum değiştirmesine neden olabilmektedir. Bu konum değiştirme öznenin kent mekanları içindeki konumunun sorgulanmasını gerektirmektedir. Üretilen kent mekanlarının gerçek özneleri kimlerdir? Kent mekanları kimler için üretilmektedir? Öznenin gerçek olması kent için / kent üretimi sürecinde ne anlama gelmektedir? Özne neden gerçekliğini kaybeder? Neden kaybolur?
    Muhammed’in makalesi tüm bu sorulara yaklaşım sağlamayı amaçlayan bir yazı. Konuyu sınırlandırmak için düşünürlerden Lacan ve Lefebvre seçilmiş. Lacan’ın “gerçeklik” kavramı, Lefebvre’nin “mekan üretimi” üzerine görüşleri ile bütünleştirilmiş.
    Girişe Lefebvre’nin kent-kapitalizm-özne kavramları arasındaki ilişkiler ile başlanılmış. Lefebvre’nin kent ile ilgili bu yorumları belki biraz daha açılıp, özne durumuna ve Lacan’ın görüşlerine o şekilde geçilebilirdi.
    Çalışmada temel olarak üzerinde durulan konu aslında öznenin kent mekanları içerisindeki konumu ve gündelik yaşamda bulunduğu nokta. Ancak bunun üzerine olan eleştiriler çalışmanın oldukça sonunda kalmış gibi görünüyor. Belki biraz daha başlarda iki düşünür arasındaki ilişki kurulabilir ve ardından ana konuya girilebilirdi. Böylece özneyi ezen kentin, kent mekanlarının, üzerinde daha fazla durulabilir, vurgulanabilirdi. Yine aynı şekilde gerçek öznenin kim olduğuna dair sorgulamalar daha vurgulu olabilirdi.
    Mimarlıkla yani kent mekanları ile ilgili verilen örnekler arasındaki ayrım, yazın olarak da biraz daha açılıp, vurgulanabilirdi. Örneklerde mimarlığın farklı çalışma alanları arasındaki çelişkilerden söz edilmiş. “Simgesel kent” görüşü ile desteklenmiş. Bu noktada belki daha detaylı olarak örnekler verilebilirdi. Özne üzerindeki baskı ve bunun sonucunda oluşan kent mekanları / aslında olması gereken kent mekanları konusu sonuç bölümünde biraz daha vurgulanabilirdi.
    Toparlamak gerekirse makalenin, konu seçimi olarak, dönem içerisinde sözü edilen eleştirilerden de yararlanması açısından olumlu olduğu söylenebilir. Ayrıca seçilen iki ana düşünür de konuyu sınırlandırmak için ve çevresinde toparlayabilmek için iyi bir seçim. Düşünürlerin görüşleri benimsenmiş ve aktarımı konusunda çok fazla sıkıntı yok. Ancak kent üzerinden verilen örnekler, daha önce de sözünü ettiğim gibi, biraz daha fazla olabilir, biraz daha vurgulanabilirdi. Konunun bütünleşmesi son birkaç paragrafa kalmış gibi görünüyor. Biraz da yazım tekniği anlamında eleştirmek gerekirse bazı cümlelerin edilgen kullanımda olması gerektiğini ve bazı cümlelerin de bitmediğini söyleyebilirim. Ancak konu seçimi olarak yeniden vurgulamak gerekirse ilgi çekici ve güncel anlamda tartışılabilecek bir sorun.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: