GÜNDELİK YAŞAMIN KRACAUER, MODERNİZM VE “EVSİZLİK FORMU” ÜZERİNDEN YENİDEN DÜŞÜNÜLMESİ

Görsel

ÖZET

Kracauer, dönemine göre oldukça katı kurallara sahip bir düşünürdür. Gerçekçilik ve maddesellik üzerine görüşlerini, filmler üzerinden aktarmaktadır. Burada da eleştirmiş olduğu mekanların kurguları önem kazanmaktadır. Kracauer için önemli olan kentsel mekanlar, onun film eleştirisi dışındaki yazılarında da yer almaktadır. “The Hotel Lobby” de geçen otel lobisi de bu mekanlardan biridir. İnsanların bir arada olduğu ama göz göze gelmekten çekindiği, gazetelerin arkasına saklandıkları bir mekan konumundadır. Kracauer, bu tür mekanların Modernizm ile birlikte ortaya çıktığını ve Modernizmin de bir “evsizlik formu” üzerine oturtulduğunu belirtmektedir. Bu evsizlik formunda herkes dışarıda olmasına rağmen insanlar arasındaki etkileşim zamanla azalmaktadır. Oysa Schulz (1980), kenti insanların bir araya geldiği bir “karşılaşma yeri” ve insanları saran, yakınlaştıran bir “mikrokozmos” olarak tanımlamaktadır.

Çalışmada bu tür kentsel mekanların ortaya çıkışındaki durumun değerlendirilmesi ve kent mekanlarının artık bir “karşılaşma yeri” olup olmaması konularının tartışılması hedeflenmektedir. Bu kavramlarla birlikte oluşan yeni kentsel mekanların dolayısıyla gündelik yaşamın, Kracauer’in maddesellik ve evsizlik formu bağlamında değerlendirilmesi, güne eleştirel bakabilme aracı olacak bir film eşliğinde sorgulanması hedeflenmektedir.

Anahtar Kelimeler: Gerçekçilik, “Evsizlik Formu”, Modernizm, Gündelik Yaşam, Sinema

GİRİŞ

Bir kişiyi ya da dönemi yorumlayabilmek için o kişinin o dönemde içinde bulunduğu ortam da değerlendirilmelidir. Kişinin düşünceleri ile birlikte ortamın genel anlamda düşüncesi de bu noktada önem kazanmaktadır. Kişinin kimlerle bir arada olduğu, nasıl görüşlerden etkilendiği, etkilendiği kişilerin nasıl düşüncelere sahip olduğu gibi durumlar da aynı şekilde önem kazanmaktadır. Kişi dönemle aynı ya da benzer düşüncelere mi sahip yoksa farklı olup yeni bir arayış içinde mi? Bunların hepsi kişiyi yalnız başına değil, çevresiyle birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Çünkü o kişiyi ya da ortamı tam anlamıyla değerlendirebilmek ya da içselleştirebilmek buna bağlıdır.

Bu bir çeşit empati kurmak olarak da düşünülebilir.  Önemli olan da durağan bir bakış açısıyla değil, geçmiş ile günümüz arasında geçişler yapabilen, dinamik bir bakış açısıyla olaylara bakabilmektir. Bu dinamiklik içinde de olaylara sürekli eleştirel bakmak, olumlu ve olumsuz yönlerini bir arada değerlendirmek gerekmektedir. Bu eleştirel bakışta da sorgulama ve dolayısıyla sorulan sorular oldukça önem kazanmaktadır. Bu noktada da çalışmanın sorular ve onlara yapılan yaklaşımlar olarak ilerlemesi hedeflenmektedir.

1. BÖLÜM: KRACAUER VE MADDESELLİİK

Ortam

Avrupa 18. yüzyılın sonlarına doğru iki yönlü bir değişim sürecine girmiştir. Bunlardan biri 1789 Fransız Devrimi, diğeri ise İngiltere’de ortaya çıkan Endüstri Devrimi… Bunların sonucunda öncelikle Avrupa’da başlayan sonra da etkileri bütün dünya üzerinde görülen değişimler yaşanmaya başlamıştır. Bunların hepsi de 20. yüzyılda felsefede bilime yönelik sorgulayıcı yaklaşımların oluşmasına, aklın sorgulanmasına, özne-nesne arasındaki tartışmaların yeni bir boyut kazanmasına neden olmuştur.

Endüstri Devrimi’nin de etkisiyle artan göçler bir taraftan barınma sorunu ile insanları karşı karşıya bırakırken, buna eklenen 1. Dünya Savaşı sonrası durum, bu sorunu iyice arttırmıştı. Özellikle savaş sonrası halkın da durumu düşünülerek bir takım kültürel, sanatsal etkinlikler artık halk ile iç içe yapılmaya başlanmıştı. Halk da sanatı bir şekilde yaşamak istiyordu. Aynı zamanda savaşın izlerinin de silinmesi, insanların kendini bir şekilde dışa vurmalarıyla sağlanabilirdi. Bu dışa vuruş halka iç içe olan, temas halinde olan bir sanat anlayışını meydana getirdi. Artık sanat halka inmişti. Daha önce var olan kesin sınırlar yok olmuştu. Bunun da etkisiyle özellikle 1905-1920 yılları arasında doruk noktasına ulaşan bir sanat akımı ortaya çıkmıştı: Dışavurumculuk… Bu akım, kendini ayıran, içe dönük bir akım değildi. Güçlü renkler ve çarpıtılmış figürlerle, aidiyet, vazgeçiş, toplumsal eleştiri temalarını sorgulayan ve

bunun üzerine de ürünleri bunların soyutlamasıyla oluşan bir akımdı (Little, 2008). Bu akım kendisini sinemadan mimarlığa kadar birçok alanda göstermiştir.

Soyut-somut sanat tartışması da yine bu dönemde ortaya çıkmıştı. Soyut sanat, doğada var olan gerçek nesneleri betimlemek yerine, onları bir şekilde, öznel olarak, yorumlamakla yapılan sanata denilmekteydi. Bu da zamanla alışılagelen durumların aslında biraz farklı olduğunu gösterdi. Halkın kendi içlerindekini yansıtmaları sonucu ortaya çıkan ürünler de aslında gelinen durumun sorgulanmasına bir kez daha neden olmuştu.

Kracauer’in düşüncelerinin gelişmiş olduğu ortam yaklaşık olarak böyle temellere sahipti. Birçok açıdan yeni bir şeylere başlangıç yapan ve savaş sonrası bir dönemdi. Biraz daha halkın da anlayabileceği tarzda bir şeyler yapılmaktaydı. Daha yumuşak, kesin kuralları olmayan bir üslup ile geçmişten ve gerçekten biraz olsun uzaklaşabilmek için abartılı uygulamalar benimsenmişti. Dönemi içerisinde de düşünüldüğü zaman, Kracauer’in film kuramı düzenli ve sistematik bir biçimdedir. Kracauer’in ana düşüncesi gerçekçilik üzerinedir ve bu yönde olmayan birçok şeyi de eleştirmiştir. Ona göre, soyut bir dünya yoktur. Her şey maddeseldir, katıdır. Bu görüşünü kendisi sinema teorilerinde de öne sürmektedir. Özellikle o dönemde yoğun etkisini gösteren dışavurumcu Alman sinemasını eleştirmektedir. Yazmış olduğu “From Caligari To Hitler” yazısı da dışavurumcu Alman sinemasının ilk örneklerinden olan “The Cabinet of Dr. Caligari” nin (das Kabinett des Doktor Caligari-1919) eleştirisidir.

Kracauer’e  (2011) göre, geleneksel sanatlar kullandıkları özel araçlar ile dönüşüm özelliği taşırlar. Oysa sinema bir dönüşüm değildir. Yaşamı olduğu gibi sunar, sunmalıdır. Ona göre bir sinema gerçekten daha da gerçek olmalıdır. Çünkü doğa kaydedilmeye ve çoğaltılmaya karşı bir direnç göstermektedir. Bu direnci kırabilmek için de, Kracauer’e göre çok fazla gerçekçi olmak gerekmektedir. Benjamin’e göre de gerçek hayattaki devinim, sinemada teknolojik olanakların da gelişmesi sayesinde, parçalar halinde bir araya getirilerek oluşturulur (Adorno, 2004). Sinemada kısa bir süre içerisinde hayattan çok fazla kesit bir arada verilir ve insan bunu kafasında bütünleştirmeye, sonuca bağlamaya çalışır. Bu kısa süre içerisinde insan olayları kendi de yaşar. Bunun için çabalar. Bir anlamda empati kurar. Bu durumda sinema aslında olaylara dışarıdan bakabilmenin, farklı bir gözle gerçekleri görebilmenin bir yoludur. Peki, doğanın kaydedilmesi ve çoğaltılması ne anlama gelmektedir? Bunun için sadece gerçekçi olmak mı gereklidir? Ya da yeterli midir? Doğanın bu yönde direnci nasıl olmaktadır?

Kracauer’in Gerçekçiliği

Kracauer’in gündelik yaşam felsefesine göre, güncel durumların sorunu gerçekçiliğin artışı değildir. Aslında dünyanın gözünü açabilmek için çok daha gerçekçilik gerekmektedir. Gerçekçi olmak, olaylara gerçekçi yaklaşmak önemli görülebilir; ancak bunun da bir dengesi kurulmalıdır. Gerçeği göz önünde bulundurmalı ancak, gerçek dışı olanlar da bu noktada düşünülebilmelidir. Çünkü neyin gerçek, neyin gerçek olmadığı sorusuna bile tam anlamıyla yanıt bulunamazken, kişinin kendisini saf gerçeklik için bu şekilde düşünmeye zorlaması onu kısıtlayabilir, sınırlandırabilir. Zaten evrende her şey karşıtı ile vardır. Bu kavramlar için de geçerlidir. Gerçek, gerçek olmayan bir düşünce ile varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla da saf gerçeği düşünmek hiçbir zaman yeterli olmadığı gibi, mümkün de olamamaktadır aslında. Çünkü insanlar bir taraftan bir kavramı düşünürken, onu içselleştirmek adına bir takım tanımlar da getirmektedirler. Bu tanımları da insan en kolay olarak karşıtı ile yapabilmektedir. Bir şeyler sürekli aynı kategoriden bakılmaya devam edildikçe aralarındaki farklar ya da benzerlikler algılanamamakta, hatta onların ne olduğu bile anlaşılamamaktadır. Bir çeşit tanımlamadır aslında bir şeyleri karşıtı ile öğrenmek. Ama bir bitmişliği olmayan ve kendini sürekli yenileyebilen bir tanımlama ve dolayısıyla kavrayıştır.

Kracauer (2011) Modernizmin gerçek dışı bir evsizlik formu üzerine oturtulmuş olduğunu ileri sürmektedir. Bunu da makalelerindeki mekan eleştirilerinde ve o mekanlardaki insanların davranışlarından örneklerle göstermiştir. Kracauer’i biraz daha içselleştirebilmek adına Modernizm ve Kracauer’in “The Hotel Lobby” adlı makalesi, evsizlik formu bağlamında incelenmiştir.

 

2. BÖLÜM: “OTEL LOBİSİ” VE “EVSİZLİK FORMU”

Otel Lobisinden Giriş

Kracauer yazmış olduğu yazılarında genellikle Modernizm ile oluşan gündelik hayata tepkisini göstermektedir. Bunu da kent içindeki parçalardaki kent yaşamının öznel deneyimlerini sunarak göstermektedir. Bu kent parçalarına örnek olarak eğlence parkları, tiyatrolar, iş ve işçi bulma kurumları, evsiz barınakları verilebilir. Bu tür mekanlar Kracauer için önemlidir. Kracauer’in (1997) yazmış olduğu “The Hotel Lobby” adlı makalesinde geçen otel lobisi de bunlardan biridir. Bu makalede 2 ana kent parçası ele alınmaktadır: otel lobisi ve iş bulma kurumları. “The Hotel Lobby” makalesinde ayrıca karşılaştırmalı olarak Tanrı’nın evi olarak adlandırılan, kiliseler (House of God) ele alınmaktadır.

Kracauer (2011) bir modern dönem kuramcısı olarak Modernitenin aşkın bir evsizlik formu tarafından karakterize edildiğini belirtmektedir. Bu evsizlik formu ile anlatılmak istenen bir anlamda da sosyal olma düşüncesidir. Herkes bir amaç için yani sosyal olmak için dışarılara çıkmakta ama konuşma ya da göz göze gelme gibi iletişimlerden kaçınmaktadır. Onlar için yalnızca dışarıda kalabalığın içinde olmak yeterlidir. Heidegger’e göre de (1996) var olma, birbiri ile olmak, başkaları ile olmaktır. Aynı dünyaya başkalarıyla birlikte sahip olmak, birbiriyle karşılaşmak, birbiri için olmaktır. Ama bu var olma aynı zamanda başkaları için bulunmaktır. İnsanın bu dünya üzerindeki varlığı kendiyle ve topluma etkileşimiyle olduğu kadar yaşamını sürdürdüğü mekanlarla da ilgilidir. Kent mekanları zaten insanların kullanımı ile oluşmaktadır. Ya da bir takım gereksinimlerden doğmaktadır. Kent mekanının tam anlamıyla kullanımı insanların bu mekanlardaki somut ve soyut olabilecek durumları ile de ilişkilidir. İnsan-insan arasındaki ilişki kent-insan arasındaki ilişkiyi, kent-insan arasındaki ilişki insan-insan arasındaki ilişkiyi kuvvetlendirir ve canlı tutar.

Yaşamayan Mekanlar ve “Evsizlik Formu”

Kracauer otel lobilerini, kiliselerin tersine çevrilmiş imajlar olarak görmektedir ve otel lobilerini birer negatif kilise olarak tanımlamaktadır. Bu karşılaştırmaya kendisi şöyle devam etmektedir: Otel lobilerinde çok fazla insan vardır ama kimse birbiriyle konuşmak, tanışmak istemez. Kilise ise böyle bir servisi sunmak için var olan bir mekandır. Otel lobilerinde eşitlik yerine hiçlik üzerine bir ilişki kurulmuştur. Orada oturanlar da hiçlik üzerine odaklanırlar. Kilisede ise insanlar hepsi birden aynı şey üzerine odaklanmaktadırlar. İş bulma kurumu ile ilgili yazmış olduğu yazıda da bu tür mekanların evin tersi bir karakter gösterdiğini belirtmektedir ve bu mekanların gündelik yaşamdan kopuk olduğunu ve yaşayan mekanlar olmadığını ileri sürmektedir.  Peki, mekanın gündelik yaşamdan kopuk olması ne anlama gelmektedir? Bir mekan nasıl yaşamdan kopuk bir şekilde varlığını sürdürebilmektedir?

Günümüzde yapılan bir çok kent mekanı aslında yaşamamaktadır. Gerçek kent mekanları insanların sezgileriyle bütünleşip yaşarlar. Peki, nedir sezgi? Bergson’a göre (2006) sezgi içten olanı, kişinin özünde olanı görmedir. İnsanın gerçeği bilebilmesi de sezginin gücüne bağlıdır. Ayrıca sezgi hiçbir zaman durağan değildir; dinamiktir. Çünkü sürekli bir akış içerisindedir. Bu akış insanın varlığı ile bağlantılıdır. Kişi, yaşadığı sürece her an farklı bir takım düşüncelere sahip olmaktadır. Bu düşüncelere sahip olmasındaki en büyük etkenlerden biri de içinde bulunduğu çevredir. İçinde bulunduğu çevre, insana sürekli bir takım çağrışımlarda bulunmaktadır. Çevre ve insan arasındaki bu çağrışım döngüsü, insan yaşadığı sürece var olur. Dolayısıyla da sezgi aynı zamanda süreçle birlikte var olur. Bu döngü insanın ve insanın sezgisel gücünün dinamik olmasını sağlar. Poincare’ye göre ise (1964), gerçek mekan şekilsizdir, ancak içindeki nesneler ona şekil verir. Mekanlar geometrik tanımlılıklarının ötesinde, onunla yaşayan bizlerin duygulanımlarıyla var olur. Bir yerin, insanların yalnızca bir takım gereksinimlerini karşılıyor olması oraya kent mekanı olma özelliği vermez. Kişi kendinden bir şeyler katmadığı, orayı tam anlamıyla deneyimlemediği sürece mekanın yaşadığından söz etmek tartışmalıdır. İnsanların yaşam temposu ve düzen bu şekilde sürdüğü sürece de kentler de yaşamadan büyümeye, yalnızca maddesel bir çevre oluşturmaya devam edecektir. Oysa ki mekanı var eden, gerçek kılan somut ve soyutun kesişimidir (Asiliskender, 2002). İnsan ve onun sezgileri, kendilikleri bu kesişimin bir parçası sayılabilir.

Bu noktada insanların gereksinimleri üç ana grupta toplanabilir: fizyolojik, psikolojik ve sosyolojik… Günümüzde yapılan bir çok mekan insanların aslında fizyolojik yani maddesel olabilecek gereksinimlerine yanıt verebilmektedir. Ancak, psikolojik ve sosyolojik gereksinimlere yanıt bu noktada yetersiz kalmaktadır. Kent mekanları bu tür gereksinimlere ya hiç yanıt verememekte ya da gündelik hayat şartları içerisinde hızla, anlık olarak yanıt verebilmektedir. Bu da, bu tür gereksinimlerin giderek yok olmasına, insanların da bunun farkına varamamasına neden olmaktadır. Bu tip gereksinimlerin yok olması demek, insanların öznelliğinin bir anlamda yok olması demektir aslında. Yalnızca maddesel bir takım gereksinimlerin anlık olarak karşılandığı bir ortamda, insan kendini kent içinde var hissedemez. Kent onu ezer. Bunların hepsinin bir arada olması ve yapılan kent mekanlarının da bu doğrultuda geliştirilmesi gerekmektedir. Ancak buradaki durum biraz da kısır bir döngüden kaynaklanmaktadır. İçinde bulunulan kapitalist düzen döngüsü de bunlardan biridir.

Kracauer’e göre her ne kadar doğa kaydedilmeye ve çoğaltılmaya karşı direnç göstermekte olsa da günümüzde insanların doğayı bozmaya karşı verdiği çabanın daha yüksek olduğu düşünülmektedir. Artık düzen adına ya da çıkar adına her yerde aynı tip yapılar yapılmaktadır. Çevre ile hiçbir bağlamı olmayan standart bir takım projeler her yerde kendini göstermektedir. Böyle bir şekilde büyüyen kentleri de oluşturan kent mekanları tabi yaşamayan mekanlardır. Aynı mekanların her yerde çoğaltılması ile büyüyen kentlerde, insanların sezgileri de ve bununla birlikte yaratıcılık, sorgulama ve eleştirel bakma yönleri de körelir ki bu, insanları özgün kılan ve onları farklılık konumuna getiren bu özelliklerin giderek zayıflaması anlamına gelmektedir. Sonunda da herkes aynılaşmaya başlamaktadır.

Adorno ve Kültür Endüstrisi

Bu noktada Adorno’nun (Resim 4) (2003) “Kültür Endüstrisi” ve gerçeklik üzerine olan düşünceleri “Pleasantville” adlı film ile vurgulanabilir. “Pleasantville” adlı film 1998 yılında çekilmiş, aynılaşma ve kişinin kendini keşfetmesi üzerine eleştirel yaklaşan bir filmdir. Filmin  yönetmeni ve senaristi Gary Ross’dur. Film iki kardeşin tartışması sonucu bir televizyon programının içine düşmeleri ile başlar. Adı “Pleasantville” olan program 1950’lerdeki Amerikan banliyö tipi yaşamı sergilemektedir. Her şeyin aynı olduğu, herkesin mutluymuş gibi göründüğü bir yaşamdır bu. Merak duygusu, arayış duygusu bastırılmıştır.

O dönemin televizyon görüntü özelliği olarak siyah ve beyaz olma, bu filmde farklı bir boyutta ele alınmıştır. Başlangıçta dönemin teknolojik özelliği olarak görülen, sadece bu iki renkte görülebilme durumu, filmin ilerleyen sahnelerinde insanların “farklı” olanı aramaları ile renklenmeye başlar. İnsanların çevreleri, kullandıkları şeyler, ürettikleri ürünler bir anda renklenmeye başlar. En sonunda da kendileri renklenir. Bu şekilde, içlerinde geleni yapan, istedikleri şeyleri ortaya koyan insanların yaşamı renklenmeye; siyah/beyaz ikiliğinden çıkmaya başlar (Resim 5-6-7). Bu renklenme ise genelde o yaşam içerisinde olmayan, yasak olan, o yaşama farklı bir şey getirebilecek olan ve aslında bir bakıma insanların kendilerini keşfetmeleri sonunda da bir şeylerin farkında oldukları bir sürecin sonunda olmaktadır. Örneğin, resim yapmak, kitap okumak gibi insanın farklı boyutlarda düşünmesine neden olacak eylemler, renklenmeye neden olur. Bunun sonucunda insanlar giderek merak duygusu uyanmış bir şekilde sürekli bir arayışın içerisine girerler.

Film 50’li yılların hızla değişmekte olan Amerikan kültürüne bir eleştiridir aslında. Pleasantville’de herkes mutlu yaşamaktadır, hiç sorun yoktur. Yaşam içerisinde ise her şey monotondur. Öyle ki, her şey o kadar olumlu yöndedir ki, itfaiyeler bile sadece kedi kurtarmak için çalışmaktadır, çünkü hiç yangın olmaz. Abartılı mutluluk sahnelerinin ardında aslında insanların içindeki arayış ve bunun sonucunda da farkına vardıkları “gerçek” mutluluk anlatılmıştır.

İnsanlar arasında her şey monoton bir şekilde giderken kardeşlerden birinin bunu sorgulatmaya başlaması ile bölgedeki yaşantı değişir. Kardeşlerden öteki ise bu içinde bulundukları Pleasantville’deki mutlu yaşama (!) imrenmektedir. Bu nedenle o da bu yaşamı bozmaya yönelik bir şey yapmayı pek istemez. Ancak sonunda o da durumların farkında olur. Bu renklenme sürecinin sonucunda artık her şey olumlu ya da her şey iyi değildir. Artık kötüler de vardır. Hatta ara durumda olanlar da… Renksizlikle var olan tekdüzelik, yaşamın renklenmesiyle ortadan kalkar.

Adorno’nun kültür endüstrisi ile ilgili yazısında da aslında insanların içinde bulundukları bu tüketim kültüründen mutlu olmadıklarını ancak sırf uyum sağlayabilmek adına mutluymuş gibi göründükleri anlatılmaktadır. Farklı olmak öyle bir yasak gibi işlenmiştir ki yaşam içerisinde, farklı olunca insan kendini rahatsız hissetmektedir. Aslında tüm bunlar günümüz için de geçelidir. Belli bir yaşam temposu içine yerleştirilmiş insanlar sadece yaşamlarını sürdürebilmek amacıyla bu dünyada bulunuyor gibilerdir. Bu tempo içinde farklı olmak dezavantaj olarak görülmekte, bu nedenle de kimse içinde bulunulan koşulları sorgulamamakta, yaşamına devam etmektedir.

Mekanlar ve insanlar üzerindeki bu aynılaşma süreci, Kracauer’e göre Modernizm ile ortaya çıkmaktadır. Yeni kent parçaları insanları bir açıdan evsizleştiren kent mekanlarıdır. Bu mekanlar kişileri normal hayattan alır. Onları bir arada tutar, ama herhangi bir temas ya da ilişki olmasına izin vermez. İnsanlar oluşan bu yeni kent parçalarına kendilerince sosyalleşebilmek için gereksinim duymaktadırlar. Kracauer bu tür mekanların Modernizmin temelini oluşturduğunu ileri sürmektedir. Peki, neden Modernizm bu tip kent mekanları ortaya çıkarmıştır? Acaba bir gereksinimden dolayı ortaya çıkmış olabilir mi? Bu şekilde düşünüldüğü zaman, sorgulanamadığı için fark edilmeyen ancak zamanla gündelik yaşamın içine giren yeni kent mekanları bulunmaktadır. Bunların ortaya çıkışı genel anlamda düşünüldüğü zaman gereksinim olarak görülebilir. Örneğin, son zamanlarda ortaya çıkmış olan birçok kent mekanı aslında insanların gündelik yaşamlarını biraz daha konforlu kılabilmek adına yapılmaktadır. Her ne kadar bunun sonuçları tartışmalı olsa da, insanların sürekli aralıksız olarak çalıştığı bir ortamda, yeni kent mekanları onların gereksinimlerini karşılayabilmektedir.

Aslında içinde bulunulan tüketim çağında Adorno’nun söz ettiğine göre farklı olan bir şey yoktur. Zamanla farklıymış gibi gösterilen “aynı” şeyler, insanlar beynine işlenmektedir. Sürekli göz önünde olanı, aşina olunanı öne sürerek, aynı tabanlı şey insanlar ile karşılaştırılır. İnsanlar da bu içinde bulunan duruma, kültür olduğunu düşünerek uyum sağlar. Kültür de aslında artık tüketimin yönlendirdiği, tüketimin biçimlendirdiği ve ona göre bir şekil alan, özünde de az önce sözü edildiği gibi çok değişmeyen bir kavram haline gelmiştir. Hatta kavramın kendisi bile bir tüketim nesnesi haline gelmiştir. Artık insanların da bir önemi yoktur. Hep özne konumunda olan insanlar, yerini tüketime bırakır. İnsanlar tüketim tarafından kullanılan birer nesnedir artık. İnsanın nesne/özne ikiliği arasında geçişler yapması olağandır. Her zaman özne konumunda olmayabilir. Ancak tüketim tarafından kullanılmada bu geçişin belki de sorgulanmasını gerektirmektedir. Adorno insanın tüketim tarafından nesne konumuna getirildiğini belirtir. İnsanın sürekli olarak nesne/özne arasında geçişte olabileceğini göz önünde bulundurmak gerekirse tüketim/insan/özne/nesne arasında nasıl bir ilişki olabilir? İnsanın nesne konumuna gelmesi -tüketim tarafından- ne anlama gelmektedir?

SONUÇ

Toparlanacak olursa, yazıda Kracauer’in düşünceleri üzerinden bir sorgulama yapılmış ve özellikle onun maddesellik ve “evsizlik formu” olarak belirttiği kavramlar üzerinde durulmuştur. Sadece maddesel bir dünyanın olduğunu savunması, her şeyin karşıt kavramı ile birlikte var olabilmesine dayandırılarak eleştirilmiştir. “Evsizlik formu” da kent mekanlarını ve değişen yaşam şartlarını yeniden sorgulamaya yöneltmiştir. Burada bu iki kavramla da ortak olarak çıkan durum ise günün tasarımlarının eleştirilmesidir. Elbette ki hepsi olumsuz olarak eleştirilemez. Ancak doğanın kopyalanma ve çoğaltılma isteğine karşı koyuş ile ortaya çıkan ürünler ile “evsizlik formu” nu temel edinerek ortaya çıkan ürünler sonuçta aynı olmaktadır.

Ancak, durumun tuhaf olan yanı ise şudur ki aslında herkes olanların farkındadır. Ne günün mantığı, ne geleceğin ne de geçmişin mantığı ile tasarlanan bir sürü yapı yığını ile karşılaşılmaktadır. Her hangi bir yere özgü olmayan tek elden çıkmış bir mimarlık ile yaşanılmaktadır. Kimse de buna bir şey diyememektedir. Yoğun iş temposu hızlı yaşam şartları insanları lükslerden ya da gereksinimlerinden alıkoymakta ve bunları minimum düzeyde nasıl gerçekleştirebilecekleri şekilde yönlendirmektedir. Bir kişi işten döndüğü zaman yorgunluk haliyle nasıla değil ne olduğuna bakmakta ve durumu kabullenmek durumunda kalmaktadır. Bu da kişilerin farkındalık düzeylerini giderek daha da aşağı dereceye çeken bir durum olmaktadır. Çevrede olagelen şeylere gözler ve beyin giderek alışmaktadır. Yadırgamamakta, ses çıkarmamakta, çıkaramamaktadır… Aslında herkes bir şeylerden dertli ancak nasıl çözülebileceği konusunda kimse bir şey diyememektedir.

Kısaca, Kracauer’in “evsizlik” yorumu aslında günümüzde iki şekilde değerlendirilebilir. Birincisi sosyal olma düşüncesi ile, ikincisi de mecburiyetten dolayı… İnsanların zorlu hayat şartlarından uzaklaşması için kent mekanlarına gereksinimleri bulunmaktadır. Ancak hızlı yaşam şartları insanları bundan alıkoymaktadır. Bu iki durumun karması bir durum ile günümüz evsizlik formu üzerinde hızla ilerlemeye devam etmektedir. Bu geçen süreç sırasında yapılması gereken şey ise bu ilerlemeye eleştirel bir bakış açısıyla katılabilmek ve olanların farkına varabilmektedir…

KAYNAKLAR

Adorno, T. (2012) Sahicilik Jargonu; Çev.: Şeyda Öztürk; Metis Yayınları, İstanbul

Adorno, T. (2004) “Benjamin’e Mektup”; Sanatın Felsefesi Felsefenin Sanatı; Ed.: Mehmet Yılmaz; Ütopya Yayınevi, Ankara, s. 204-212

Adorno, T. (2003) “Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken”; Çev.: Bülent O. Doğan; sayı 36, s.76-83

Asiliskender, B. (2002) “Peki, “Gerçek” Nedir?”; TOL, cilt 1, sayı 1, s.36-39

De Certeau, M. (2009) Gündelik Hayatın Keşfi; Çev.: Lale Arslan Özcan; Dost Kitabevi, Ankara

Deleuze, G. (2006) Bergsonculuk; Çev.: Hakan Yücefer; Otonom Yayıncılık, İstanbul

Dellaloğlu, B. F. (2003) “Bir Giriş: Adorno 100 Yaşında”; Cogito; sayı 36, s.13-34

Heidegger, M. (1996) Zaman Kavramı; Çev.: Saffet Babur; İmge Kitabevi, İstanbul

Kracauer, S. (1997) “The Hotel Lobby”; Rethinking Architecture: A Reader In Culturel Theory; ed. Neal Leach; Routledge, London, s. 51-64

Kracauer, S. (2011) Kitle Süsü; Çev.: Orhan Kılıç; Metis Yayınları, İstanbul

Little, S. (2008) … İzmler, Sanatı Anlamak; Çev.: Derya Nükhet Özer; Yapı Endüstri Merkezi Yayınları, İstanbul

Poincare, H. (1964) Bilim ve Method; Milli Eğitim Basım Evi, İstanbul

Schulz, C.N. (1980) Genius Logi: Towards a Phenomenology of Architecture; Rizzoli, New York

http://www.imdb.com/title/tt0010323/                 The Cabinet of Dr. Caligari

http://www.imdb.com/title/tt0120789/                 Pleasantville

(son erişim 20.05.2012)

Reklamlar

One comment

  1. Gündelik yaşamın Kracauer, modernizm ve evsizlik formu üzerinden eleştirilmesi fikri; konunun üç ayrı kanaldan irdelenmesi ve sonrasında bu kanalların birlikte işaret ettiği gündelik yaşamın yeniden yorumlanabilmesi açısından verimli bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Ancak metin içerisinde bu üç kanalın izini sürerken, bağlantıları kurmak çok kolay olmuyor.
    “Yaşamayan mekanlar ve evsizlik formu” başlıklı bölümde, bireyin ilişki kuramadığı mekanlar bir sorgulama ortamı yaratılmış. Belki “evsiz” yaşamayı tercih eden insanlardan bahsedilmesi de konuyu derinleştirmek açısından faydalı olabilirdi diye düşünüyorum. Çünkü gündelik hayatın orta yerinde duran “ev” kavramını reddeden bir topluluğun yaşama ritmi, gündelik yaşam sorgulamasında önemli bir veri aslında.
    Üç kavramın bir başlık çerçevesinde yeniden ele alındığı bir metin için fazla didaktik bir yaklaşım seçilmiş.Cümlelerin kesinliği, dogmatikliği, okuyucuyu sorgulamaktan geri tutuyor. Fikirler; sanki herşey anlatılmış ve sonuçlandırılmışçasına katı bir düzende sunuluyor.Oysa daha esnek, ucu kapanmamış bir yaklaşımla, okuyucuyu metnin içine çekmek ve bağlantıları kurmasını sağlamak mümkün olabilirdi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: