İstanbul’u Projelendirmek: sahicilik jargonu (adorno) ve taksim kışlası üzerine

Kentin mimarisi, işleviyle, sembolüyle, fiziksel varlığıyla ve son olarak da anlamıyla kentlinin yaşam yerini tanımlar. Olanak ve kısıtlarıyla tasarlanmış mimariler ya da kendiliğinden oluşuvermiş mimarilerin birlikte yaşamının çok renkliliğinin İstanbul’da her gün otobüsle içinden geçilir. Vapurla seyredilir, metroyla hızla karanlığından gidilir, arabalarda trafiğiyle tanışılır, gündelik hayatımıza dahil edilir.

Bugün, kentlinin gündeminde, belediyenin ve hükümetin hayatlarımıza soktuğu, bir kavramla iç içeyiz : “yapmak”. Yapmak, inşa etmek deyişi kentliye üretmek, istihdam, ilerleme gibi kavramları çağrıştırıyor. Bu durum Adorno’nun Sahicilik Jargonu metninde de bahsedilen pozitifin gündelik dildeki iki anlamını hatırlatıyor: (+) buradalık ve (+) olumlama (1). Kentlinin işe, eve ve hayatına bakışının temelinde yer alan ve sık sık karşımıza çıkan bir cümle : “Bir şeyler yapıyor olmak, hiçbir şey yapmamaktan iyidir.” Sık sık var olanın, var etmenin, inşa etmenin olumluluğundan bahsediliyor. Her gün ekranlarda ‘proje’lerle karşılaşılıyor. Sözcükler, ne söylediklerine bakılmaksızın olumlu bir anlam ifade ediyor.

Medyada iki türde haberin bombardımanı altında kalınıyor her gün: birinci tür hep sorun, sorun, sorunların varlığından bahsediyor, yaşanandan ve yaşanmış olandan. İkinsi ise bir projeler, öneriler kataloğu, sürekli gelecekten bahsediyor. Yan yana konulduğunda “sorunlar ve projeler” bir çözümü yaratabilirmiş gibi duruyor. Çoğunlukla ise sorunlar projeler için yaratılıyor ve projeler sorunlar yaratıyor; çözüm bu tartışmada dışarıda bırakılmış, ihtiyaç duyulmayan bir yaklaşım.

Tartışma

Kentte oradan oraya uçuşan projelere olumsuz anlamlar yükleyenler de projenin halka sunulmasından sonra tartışmaya başlıyorlar; ama karşı çıkmak olumlamak kadar kolay ortaklaşılamayan bir mesele. Olumsuzlamanın, olumlamak kadar tutarlı, söyleme cuk diye oturan bir ifadesi toparlayabilmek neredeyse imkansız, ne reklamı yapılabiliyor, ne başka bir videosu, ne de bilgisayarda bir canlandırması; çünkü negatif (-), olumsuzlama anlamının yanı sıra “yok” u, burada olmamayı içeriyor. Yok’u anlatmak, yok’a ikna etmek, yok’ta uzlaşmak. Yine de “yok”un olumsuzlayan kitlede bir çoğulluk, zenginlik ortaya çıkardığı herkesçe gözlenen bir gerçek. Bu gerçek halka tekrar sunulduğunda ise zihinlerde tekrar yok’a doğru ilerliyor, indirgeniyor, vızıltılara dönüşüyor. Belki de Türkiye toplumuna özgü bir yaklaşımdır bu: yanlışların kaosunda yeni bir yanlışın mutlaklığına ve yeni oluşuna sarılmak, onun için umut beslemek.

Neden tartışıyoruz? Yanıtlamak için mi? Söz söylemek için mi? Söz anlatmak için mi? Çözüm için mi? Jargon (2) bizi nasıl sınırlıyor? Bu sorular gözetilmediğinde, sözcüklerin kullanımı, anlatımı, sunuluşu ve nerede sunulduğu anlatılmak istenenin ikincil kalmasına sebep oluyor. Topluluk ve bireyin iletişiminde, birbirine yakın olmayan insanların iletişiminde, kitle iletişiminde çoklukla tercih edilen “ağızlar” (jargonlar) var. Söyleyişi biçimselleştiren, markalaştıran ve onu içeriğinden ayırarak başka bir imaja, bir anonim karaktere bağlayan “jargon” (3) örnekleri kentsel dönüşüm tartışmalarında da, negatif ve pozitifin karşılaştığı anlarda da sık sık karşımıza çıkıyor. Bir cümle muhalefetin, bir cümle iktidarın mührünü taşıyor. Cümleler anlamlara değil, öznelere ve kurumlara işaret ediyor. Tartışma bu özneler arasındaki gerilim üzerinden inşa edilmeye başlanıyor. Daha önce başka konularda da aynı öznelere işaret etmiş diğer tartışmalarla aynı kaderi paylaşıyor, anlamsızlaşarak sönümleniyor. Her antitez, tez iktidarın ağzından çıktığı için kurgulanmış gibi gözükmeye başlıyor izleyicilerin gözüne. Her izleyicinin %50 sinin iktidar taraftarı olduğu bir ülkede tartışma kendi sözünün düzlemini oluşturamıyor, iktidarca belirlenmiş bir ikilik içinde sıkıştırılıyor.

Mimar

Taksim meydanı yeniden şekillendirilirken, tartışma düzlemini daha anlaşılmak ve dinlenmek istenen bir düzleme çekebilme imkanı olan belki de tek topluluktur mimarlar. “Var” ile “yok” ikiliğinde tanımlanmış eski düzlemi geride bırakabilmek, jargonu kırabilmek için oluşturulacak düzlemin de büyük ihtimalle eskisi kadar ilgi çekmesi, can alıcı olması gerecek. İktidar ve muhalefet arasındaki ezeli karşıtlığın tiyatrosunu izlemenin heyecanı izleyicinin bu tartışmaya kulak vermesinde önemli bir etken, tartışma adeta bir gösteri.

Bunun bir gösteri olmadığı anlatabilmek için mimarlar, izleyiciye izleyici olmadıklarını hissettirmeliler; çünkü tarihsiz bir tarih canlandırması olan taksim projesinde kamu hayatının hiçbir izi bulunamaz. Ne otobüsleri kullanan onca insan, ne hafta sonları gezmeye gelenler, ne 1 mayıs kutlamaları için meydanda toplananlar, ne orada çalışanlar, ne orada okuyanlar ne de yaşayanların izi taksim projesinde yoktur. Hiçbir kentsel dönüşüm projesinde, kendi izinin olmamasına alışan kamu, kendini izleyici konumuna koyarak tartışmayı bir gösteri olarak addetmektedir.

Jargonu ancak; tarihin, bugünün ve geleceğin kavramlarını, duygularını ve sorunlarını samimiyetle ele alacak olan kolektif bir mimarlık kırabilir. Sadece böyle bir mimarlık söylemiyle, üretim süreciyle ve ürünüyle kentlinin malı olacaktır.

Referanslar

  1. Adorno, Theodor W., 2012 Sahicilik Jargonu, çev.: Şeyda Öztürk, Metis Yayınları, İstanbul,     © Jargon der Eigentlichkeit, Zur Deutschen Ideologie, 1964.
  2. a.g.e.
  3. a.g.e.
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: