İdeal Mekan – “İyi” Mekan

Barınma kavramı, bireyin yaşam biçimini ve standartlarını belirleyen, ona özel ve kamusal mekanlarda öz ve şahsına münasır olma değerleri yükleyen, bir anlamda özne olma rolünü sahiplendiren bir olgudur. Barınma kavramı 20. yüzyılda belirgin bir değişime maruz kalmıi, buna ayak uydurmak zorunda bırakılmış, teknolojideki gelişmeler, yeni endüstriyel üretim biçimleri, küresel dünyanın dinamiklerine ayak uydurma zorunlulukları – kriterleri ve bunların yaşam standartlarına olan etkileri sayesinde son yıllarda kentleşme kavramının yeniden sorgulanmasına ve göz önünde olmasına maruz bırakılmıştır.

Barınma kavramı aidiyet duygusu ve ait olma kavramı ile yakından ilişkilidir. Günümüz koşullarında barınma kavramını amacının ve anlamının değişmesi sonucu bireyin özne olarak var olabildiği ve eylem ve direniş özgürlüğünün ve hakkının bulunduğu mekanlarda barınma kavramı yatırıma yönelik bir değişim göstermektedir. Birtakım kurum veya kişiler bazlı üretimler ile aynılaşarak kullanıcılarına“ideal mekan, yüksek yaşam standartları” gibi koşullar sunup bunları tek çözümmüş gibi gösteren bu yaklaşım, tektipleşen mekan anlayışını kişinin algısında idealize mekanlara döndüren piyasa dinamiklerinden beslenmektedir. İdealize olmuş mekan kavramı, kişinin mekana olan yaklaşımında baskın unsurlardan olan veya olması öngörülen “aidiyet” kavramına ve ait olma durumunun prensiplerine aykırıdır. Bu durum, mekanın psikolojik, duygusal veya fiziksel değerlerini göz ardı ederek mekanı bir tüketim nesnesi olarak ele alır, alınır – satılır bir mal haline getirir.Mekanın ya da mekana dair unsurların seri üretimiyle yazılı – sözlü medyada, kişiden kişiye, kulaktan kulağa aktardığımız, gördüğümüz, duyduğumuz bütün mekana dair unsurlar, kişilerin ideal mekan tanımı içerisinde kendilerine rahatlıkla yer bulabilmektedirler.

Sözde idealize edilmiş koşullarca bize sunulan mekan ve ürünler sayesinde aynı yaşam altlıklarına sahip olan kullanıcıların tanımlanmış sınırlar içinde benzer hayatlar sürmeleri ve bu tanımlanmış sınırların mekanın niteliğini kaybetmesine yol açması günümüzde mekana dair hak ve direniş gösteremememizin ve üretemememizin en hissedilir sonucudur aslında.

Bunların yanındam imarlıktan bahsederken “iyi mimarlık” “kötü mimarlık” gibi kavramlardan bahsetmek ne kadar yerinde ve doğrudur bu tartışmaya değer bir konu gibi geldi bana. İyi mimarlık, kötü mimarlık var mıdır?  Sola – Morales’ in mimarlığa bakışı da aslında çevresinde gözlemlediği, algıladığı birçok soruna karşı gösterdiği reaksiyondan farklı değil sanki. İçselleştirmiyor mimarlığı, yüce değerler, anlamlar biçmiyor mesleğe karşı. Hayatının önemli bir yerine koymuyor mimarlığı galiba ki belki de gerçekten koymamak gerekiyor. Eleştirel bakışını bu şekilde diri tutuyor ya da eleştirdiğiyle zıtlaşmaktan motivasyon buluyor olabilir.

Kişisel zevklerimize hitap edeceğine inandırıldığımız düşünülüp beğenilerimize sunulan her şeyin iyi olmasına yönelik temel bir inanç var gibi çevremizde. Sorun, iyi olan kriz çözücü müdür ? Bize ideal koşulları sunan kişi ve kuruluşlara göre belki evet. Ezbere de iyinin üretilebildiği gerçeğini görebiliyorsak eğer çözümü mimarlık pratiğinin neresinde aramak gerekiyor ?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: