DÜŞÜNCEDEN MİMARLIĞA

Aristo’nun insanı hayvandan ayıran özellik olarak tanımladığı ‘düşünce’ aslında nedir? Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde düşünce: “olay, durum ve nesneler üzerinde çözümleyici ve bireştirici işlemlerde bulunmaya olanak sağlayan kavrama ve açıklama yetisi” olarak tanımlanmış. Buradan anlıyoruz ki düşünce ‘şey’leri anlamakla ilgili. Asıl soru ise bu anlamanın nasıl gerçekleştiği?

Hergün normal bir insan zihninde 60 bin ile 90 bin arasında düşünce beliriyormuş. Burada ‘belirme’ tanımlaması çok önemli çünkü düşünce bizim bilinçli olarak ürettiğimiz bir olgu değil. Zihnimizden geçen düşüncelerin birçoğunu hatırlamadığımız gibi farkında olmadığımız düşüncelere, birbiriyle çelişen düşüncelere, gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan sanrılı düşüncelere bile sahip olabiliyoruz.

Bilimsel açıklamasıyla gerçekte olan şey ise şu; düşünceler, bedensel deneyimler sonucunda beyin kimyasında gerçekleşen bir takım değişikliklerin birer sinyal olarak bilince taşınımasıyla oluşuyorlar. Yani biz neyi düşündüğümüzü daha bilmeden, beyindeki çeşitli kimyasal aktiviteler nasıl bir fikre sahip olacağımızı önceden belirlemekte. Görmek ve Yazmak kitabında da herşeyin aslında içsel bir deneyim olduğundan bahsediliyor. Biz bu içsel deneyimlerimizin bir kısmının düşünce yoluyla farkına varabiliyoruz. Öyleyse beyin ne yaşadığımızı bize düşünceler aracılığıyla bildiriyor. Philip Sollier’in de dediği gibi; “Düşünüyorum, o halde kendi kendime varolduğumu açıklıyorum.” Daha net anlamıyla insanı hayvandan ayıran en önemli özellik ‘düşüncelerle varolduğunun bilincinde olmak’tır.

Tabi ki bu özelliği insanın en temel ve en doğal yapısı olduğu gibi aynı zamanda da düşünce evreninin de en basit hali. Durumun komplikeleşmesi düşüncelerin sözlü dile  dökülmesiyle başlıyor. Müzik, dans, fotoğraf ve sinema sanatları içsel deneyimleri büyük oranda aklı ve mantığı pas geçerek iletebilme fırsatı sunarken sözlü dilde durum daha farklı. Sözlü dilde sözcükler anlam yüklü parçacıklar olarak kendi evrenlerini oluşturmaya başlıyorlar. Sözcüklerle sürekli temas halinde olan bizler anlamları ezberleyerek kendimizi tembelleştiriyor, doğal ifadelerimizden uzaklaşıyor ve hatta ifadesizliğe doğru gidiyoruz.

Sözcüklerin Baudrillard’ın simulakrları gibi ifadesinden kopmuş sanal nesnelere dönüşümüyle ileriki aşamalar gerçekleşiyor. Anlamlı sözcükleri daha sonra istediğimiz gibi düzenleyip söylemler oluşturuyoruz. Ve o söylemler de ezberleniyor ve biz biraz daha uzaklaşıyoruz doğal ifademizden. Sonra da söylemleri de bir araya getirerek ideolojiler yaratıyoruz. Aslında sözcüklerle biz kendimize hayatımızı çevreleyen, kısıtlayan, yönlendiren ‘yapılar” inşa ediyoruz ya da birileri tarafından bu yapılar inşa ediliyor. Ve şu an şehirlerde içinde yaşadığımız mimarinin büyük bir kısmı da böyle tanımlanabilir: Anlamsız, bizi kısıtlayan ve ezbere yaşatan bir çevre.

Düşünsel evrende doğal ifadeye dönüşü, sözcükleri ve dili daha fazla analiz ederek ve mümkün olduğu kadar ezbersel yapılardan uzak kalarak gerçekleştirebileceğimizi düşünüyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: